Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşen Sanık Haksız Tahrik Hükümlerinden Yararlanabilir mi

Hizmetlerimiz

Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşen Sanık Haksız Tahrik ve Hata Hükümlerinden Yararlanabilir mi - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşülmesi

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

Haksız tahrik – Madde 29

(1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.

Madde Gerekçesi

Maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir. Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır.

Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre veya namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir.

Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir.

Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu inirimin yapılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabilecek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebilecek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır.

Hata – Madde 30

(1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır.

(2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.

(3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.

(4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz.

Madde Gerekçesi

Madde metninde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiştir. Birinci fıkrada suçun maddî unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir.

Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır.

Kastın varlığına engel olan hata, suçun sadece temel şekline ilişkin unsurlar hakkında değil, aynı zamanda failin daha ağır veya hafif ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurları bakımından da ortaya çıkabilir. İkinci fıkra ile kişinin, suçun nitelikli unsurlarına ilişkin hatasından yaralanması öngörülmüştür.

Hükûmet Tasarısında 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanununun 52. maddesinde düzenlemeye paralel olarak şahısta hata ve hedefte sapma hâli düzenlenmiştir. “Şahısta hata” aslında bir ve ikinci fıkra hükümleri bağlamında düşünülmesi gereken bir durum olduğu için, bu hususa ilişkin ayrı bir hükme yer verilmesi gereksiz görülmüştür.

Keza, hedefte sapma hâli ile ilgili olarak bu madde kapsamında düzenleme yapılmasına gerek görülmemiştir. Çünkü hedefte sapma hâlinde bir hata söz konusu değildir. Bu durumda suçların içtimaı hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sorun söz konusudur. Nitekim, uygulamada da hedefte sapma, suçların içtimaı ve özellikle fikri içtima bağlamında ele alınmaktadır.

Hükûmet Tasarısında düzenlenen “hukuka uygunluk nedenlerinde hata” ile ilgili hüküm, bölüm başlığına paralel olarak değiştirilmiştir. Madde metnindeki “hukuka uygunluk nedenleri” yerine, “ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler” ibaresi konulmuştur. Somut olayda söz konusu nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanabilecektir. Ancak, bunun için hatanın kaçınılmaz olması gerekir. Hatanın kaçınılabilir olması durumunda ise, kişi işlediği fiilden dolayı sorumlu tutulacak ve fakat bu hata, temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır.

Kasten öldürme – Madde 81

(1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde Gerekçesi

Maddede kasten öldürme suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Maddede yapılan düzenlemeyle, 765 sayılı (mülga) Türk Ceza Kanunundan farklı olarak, suçun temel şekli açısından müebbet hapis cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır.

Kasten yaralama – Madde 86

(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz.

(3) Kasten yaralama suçunun;

a) Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı,

b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Silahla,

f) Canavarca hisle,

İşlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında, (f) bendi bakımından ise bir kat artırılır.

Madde Gerekçesi

Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun temel şekli tanımlanmıştır. Madde metninde yapılan değişiklikle, Hükümet Tasarısında benimsenen ve “müessir fiil” karşılığı olan “etkili eylem” ifadesi terkedilerek, genel olarak yaralama kavramı benimsenmiştir. Bu nedenle, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiştir.

İkinci fıkrada ise, kasten yaralama suçunun nitelikli şekilleri gösterilmiştir. Söz konusu suçun seçimlik olarak belirlenen bu nitelikli şekilleri, bentler hâlinde sıralanmıştır.

Fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi, bu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bu kavramlar hakkında açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır.

Fıkranın (b) bendine göre, kasten yaralamanın beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır.

Fıkranın (c) bendinde, suçun kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerine ilişkin hükmün gerekçesine bakılmalıdır.

Kasten yaralama suçu, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle de işlenebilir. Fıkranın (d) bendinde, bu durum, söz konusu suçun bir nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Bunun için kamu görevlisinin zor kullanma yetkisine sahip bulunması gerekmemektedir. Burada önemli olan, kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle, kasten yaralama suçunun işlenmesidir. Örneğin bir hâkim veya savcının sanık veya tanığa karşı kasten yaralama suçunu işlemesi hâlinde, bu nitelikli hâlin gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Buna karşılık, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisi tarafından kasten yaralama suçunun işlenmesi hâli, kanunda ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralama suçunun silâhla işlenmesi, bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Silâh deyimi için, Tanımlar başlıklı madde hükmüne bakılmalıdır.

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama – Madde 87

(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,

b) Konuşmasında sürekli zorluğa,

c) Yüzünde sabit ize,

d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz.

(2) Kasten yaralama fiili, mağdurun;

a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,

b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,

c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,

d) Yüzünün sürekli değişikliğine,

e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine,

Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz.

(3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır.

(4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Madde Gerekçesi

Madde metninde kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri belirlenmiştir. Birinci fıkranın (a) bendinde, kasten yaralama suçunun mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olması, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bunun için duyu veya organlardan birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olunmalıdır. Vücutta çift olarak bulunan organlardan birinin işlevini tamamen yitirmesi hâlinde, diğer organ fonksiyon görmeye devam edebilir. Bu durumda dahi, organın işlevinin zayıflaması değil, ikinci fıkraya göre işlevin yitirilmesi söz konusudur. Çünkü, bent metninde duyu veya organlardan birinin işlevinden söz edilmiştir.

Keza, kasten yaralamanın mağdurun konuşmasında sürekli zorluğa neden olması, (b) bendinde bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli olarak öngörülmüştür. Bu hükmün uygulanabilmesi için, konuşma yeteneğinin tamamen yitirilmesi değil, konuşma yeteneğinin kullanılmasında güçlükle karşılaşılması gerekir. Aksi takdirde ikinci fıkra hükmü uygulanır.

Fıkranın (c) bendine göre, kasten yaralama suçunun yüzde sabit ize neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Burada geçen yüz deyimi, çehre karşılığında kullanılmıştır ve kişinin boyun ve kulakları dahil, başın ön kısmını ifade eder. Yüzde sabit iz, yaralama sonucu yüzde meydana gelen daimî, sürekli izlerdir. Ancak bu izler yüzün sürekli değişikliği hâlinden farklıdır. Sabit iz yüzü değiştirmemekte ve mağduru öteden beri tanıyanlarda, kişiliği bakımından herhangi bir duraksamaya neden olmamaktadır. İkinci fıkrada söz konusu edilen yüzde sürekli değişiklik hâlinde ise, bunun tam tersi söz konusudur; yüzüne kezzap atılmış bulunan kişinin durumu buna örnek teşkil eder.

Fıkranın (d) bendine göre, kasten yaralamanın kişinin hayatını tehlikeye sokan bir duruma neden olması, bu suçtan dolayı daha ağır bir ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Kasten yaralamanın hayati tehlikeye sebebiyet verip vermediğinin tespiti, tıbbi bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.

Fıkranın (e) bendinde, kasten yaralamanın gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olması hâli düzenlenmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasında, kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış diğer hâlleri belirlenmiştir.

Fıkranın (a) bendinde kasten yaralama sonucunda mağdurun iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesi hâlinde, suçun temel şekline nazaran verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür.

Fıkranın (b) bendinde ise, duyu veya organlardan birinin işlevinin yitirilmesi hâlinde cezanın artırılması öngörülmüştür. İşlevin zayıflamasıyla yitirilmesi arasındaki farka ilişkin açıklama için birinci fıkranın gerekçesine bakılmalıdır.

Fıkranın (c) bendinde, kasten yaralama sonucunda mağdurun konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolması hâli düzenlenmiştir.

Fıkranın (d) bendinde yüzünün sürekli değişikliğe uğraması hâli öngörülmüştür. Bu hususa ilişkin açıklama için birinci fıkranın gerekçesine bakılmalıdır.

Nihayet (e) bendinde, kasten yaralama suçunun gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine neden olunması hâli düzenlenmiştir.

Maddenin üçüncü fıkrasında kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına neden olması hâline ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu itibarla, kırığın mağdurun hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, fail hakkında fıkrada belirtilen oranlarda cezaya hükmolunacaktır.

Dördüncü fıkrada, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmiş olması hâline ilişkin hükme yer verilmiştir. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış bu kasten yaralama hâllerinde, failin bu ağır neticeden sorumlu tutulabilmesi için, Genel Hükümler Kitabında yer alan netice sebebiyle ağırlaşmış suçlara ilişkin hükümler, burada da geçerlidir.

Haksız Tahrikin Varlığı Konusunda Hataya Düşen Sanık Haksız Tahrik ve Hata Hükümlerinden Yararlanabilir mi

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2015/704 Karar No: 2017/64 Karar Tarihi: 14.02.2017

Kararı veren Yargıtay Dairesi: 1. Ceza Dairesi

Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi

Özet: Sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmalarının sanık açısından bir haksız tahrik nedeni oluşturmaması ve atılı suçun haksız bir fiil bulunmadığının bilinciyle işlenmesi karşısında; sanığın haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünden bahsedilemeyeceği gibi hata hükmünden de faydalanamayacağı kabul edilmelidir.

İçtihat Metni

Kasten öldürme suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanık …’ın eyleminin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 87/4-2. cümle, 29, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 9 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Eyüp (Kapatılan) 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.02.2007 gün ve 49-50 sayılı hükmün, sanık müdafii, Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 21.09.2010 gün ve 3871-5939 sayı ile;

“1- Sanık … yönünden,

Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanık …’ın suçlarının sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde ‘kastı aşan öldürme’ suçunun niteliği tayin, savunmaları inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde bozma nedenleri dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafi ile müdahil vekilinin bir sebebe dayanmayan sair temyiz itirazlarının reddine,

Ancak,

Dosya kapsamına göre, sanık …’ın kız arkadaşıyla birlikte gezerken kendilerini rahatsız eden grubu bulmak amacıyla yanına arkadaşları sanık …, maktul … ve tanık ….’ı da alarak mağdurlar …, …, … ve …’ın bulunduğu parka geldikleri, mağdurların sanık …’ı taciz eden kişiler olduklarını düşünen ….’ın mağdurların yanına yaklaşıp döner bıçağını çekerek kavgayı başlattığı, geceleyin meydana gelen kavga sırasında ….’ın da bıçağını çekerek karanlık ortamda karşı gruptan sandığı arkadaşı …’ı, batında göbeğin 10 cm altında ve 1,5 cm sağ yandan bir kez, mağdur …’i de doğrudan hayati önemi olan göğüs bölgesinden iki kez bıçakladığı, sanıklar …., ….’ın acilen hastaneye götürdükleri …’ın karaciğer yaralanmasına bağlı iç kanama sonucu hayatını kaybettiği, Aytekin’in ise göğüs içi kanama sonucu hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı, kaçması nedeniyle sanığın eylemini tamamlayamadığı olayda,

‘Öldürme’ suçuyla ilgili olarak,

Maktulden sanığa yönelen haksız bir söz ya da davranış bulunmadığı halde, sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanması suretiyle eksik ceza tayini,

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 53. maddesi uyarınca belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılan sanık hakkında velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından getirilen kısıtlamanın 53/3 fıkrası uyarınca şartla tahliye tarihine kadar geçerli olduğunun düşünülmemesi,…”

isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyan Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesince sanığın eyleminin kasten öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 81/1, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin 16.06.2011 gün ve 351-280 sayılı resen temyize tâbi olan hükmün, sanık müdafii tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 03.06.2012 gün, 3020-5436 sayı ile;

“Dosya kapsamına göre, sanığın maktule karşı fiilinin ‘kasten öldürme’ olarak nitelendirilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, tebliğnamenin sanığın fiilinin kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçu olarak nitelendirilmesi gerektiğine ilişkin bozma öneren düşüncesi benimsenmemiştir.”

açıklamasıyla onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 04.06.2015 gün ve 166244 sayı ile;

“…Sanığın, maktul …’a yönelik eyleminin kasten öldürme suçu olarak nitelendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak sanık …’ın yanında bulunan kız arkadaşına laf atan kişilerle gece vakti kavga halinde iken bu kişilerden biri zannederek arkadaşı olan …’ı şahısta hata sonucu bıçakla yaralayıp öldürme eylemi nedeniyle hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının mahkemece tartışmasız bırakılması sebebiyle hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekirken söz konusu yerel mahkeme hükmü Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 03.06.2012 gün ve 3020-5436 sayılı kararıyla onanmıştır.

İtiraz Nedenleri: Sanık … ve sözlüsü …. ile müştekiler birbirlerini tanımamaktadırlar. Sanık, tanık ve müşteki anlatımlarından, sanık … ile sözlüsü ….’ın … Parkı yakınında araç içinde sohbet ederken etrafta bulunan ve alkol aldığı anlaşılan müştekilerin bakışları ve hareketleri ile sanık ve sözlüsünü rahatsız ettikleri, bunun üzerine sanığın parktan ayrılıp arkadaşı olan maktul … ile sanık …’a bazı kişilerin kendisini ve sözlüsünü rahatsız ettiklerini aktardığı, birlikte parka giderek adı geçenlerle kavga etmeyi kararlaştırdıkları ve bu amaçla parka gittikleri anlaşılmaktadır. Sanıklar …. ve …. ile maktul …’ın, parkta karşılaştıkları ve sanık … ile sözlüsünü rahatsız ettiklerini düşündükleri müştekiler ile tartışıp kavgaya tutuştukları, sanık …’ın geceleyin karanlık ortamda karşı taraftan olduğunu zannettiği …’a bıçakla vurarak maktulün karaciğer yaralanması sonucu ölümüne neden olduğu anlaşılmaktadır. Esasen yerel mahkeme de oluşu bu şekilde kabul etmiştir. Müştekilerle daha önceden tanışmayan ve aralarında bir husumet bulunmayan sanığın, müştekilerin bakış ve hareketleriyle araç içinde bulunan sanık ve sözlüsünü rahatsız etmeleri sebebiyle, ölüm veya yaralama ile neticelenen olay meydana geldiğinden, müştekilerin rahatsızlık verici hareketlerinin sanık bakımından haksız tahrik ettiği hususunda kuşku yoktur.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30/3. maddesinde, ‘ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen bir kişi bu hatasından yararlanır’ denilmektedir. Buna göre, geceleyin kavga ortamında, sanık …’ın, aslında kendi safında yer alan maktul …’ı kendisini rahatsız eden karşı gruptan zannetmesi ve bu konuda hataya düşmesinin kaçınılmaz olup olmadığı ve bu suretle hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanma yerinin bulunup bulunmadığının tartışılması gerekirken, (Mahmut Koca/ İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, Ankara 2014, s.346) bu yönde herhangi biri araştırma ve değerlendirmede bulunulmadan, maktulden kaynaklanan haksız bir hareketin bulunmadığı gerekçesiyle sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmaması usul ve yasaya aykırıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30/3. maddesi hükümleri ışığında, şahısta hata suretiyle maktul …’ı öldüren sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanma yerinin bulunup bulunmadığının tartışmasız bırakılması sebebiyle Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.06.2011 gün ve 351-280 sayılı kararının bozulmasına karar verilmesi…”

gerektiği görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 07.07.2015 gün ve 3373-4357 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanık … hakkında mağdur …’a yönelik kasten öldürme suçuna teşebbüsten, sanık … hakkında mağdurlar …, … ve …’a yönelik kasten yaralama suçuna teşebbüsten kurulan mahkûmiyet hükümleri Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında kasten öldürme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığının, bu bağlamda olayda kaçınılmaz hata halinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

30.11.2005 tarihli yakalama tutanağında; inceleme dışı sanık …’la yapılan mülakatta ….’ın, sanık …’ın kendilerine olay günü sözlüsü ile parkın yanında araç içerisinde oturdukları sırada 3-4 kişinin gelerek laf attıklarını söylediğini, bunun üzerine saat 20.30 sıralarında sanık …, maktul … ve tanık …. ile birlikte kavga etmek için sanık …’ın kullandığı araçla söz konusu yere gittiklerini, sanık …’ta bıçak, kendisinde ise döner bıçağı olduğunu, araçtan inip parka vardıklarında şahıslar ile karşılaşıp kavga etmeye başladıklarını, kendisinin döner bıçağı ile iki kişiyi kovaladığını, bu esnada arkasında bir çığlık duyup geriye döndüğünde maktulün göğsünün alt kısmından bıçak darbesi ile yaralanmış olduğunu ve sanık … ile tanık ….’nın maktulün başında olduklarını, sanık …’ın tanık ….’ya hitaben “benim arkamdan üzerime atlayınca …’ı da diğer gruptan zannederek yanlışlıkla bıçakladım, tutun yardım edin …’ı otoya koyup hastaneye götürelim” dediğini, birlikte maktulü hastaneye götürdüklerini, hastaneye giderken yolda sanık …’ın kendisine “olay esnasında karşı gruptan bir şahsı daha yaraladım galiba” dediğini söylediği şeklinde açıklamalara yer verildiği,

30.11.2005 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağında; maktulün 29.11.2005 günü saat 21.00 sıralarında kesici delici alet yaralanması nedeniyle getirildiği İstanbul Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesinde ameliyat sırasında öldüğü belirtilerek, haricen yüzün sağ tarafında, sağ elde muhtelif küçük yüzeyel sıyrıklar, üst dudak sağda hematom ve laserasyon bulunduğu ayrıca batın sağ üst kadranda 2 cm’lik kesici delici alet yarası ile batında laparatomi kesisi olduğu bildirilerek, kesin ölüm sebebinin tespiti için klasik otopsi yapılmasının uygun olduğu yönünde görüş bildirildiği,

Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen otopsi raporunda; yüz kısmında muhtelif ekimozlar ile batında ksifoidin 10 cm altında orta hattın 1,5 cm sağ yanında 2 cm’lik bir açısı dar, bir açısı geniş ve 0,5 cm’lik kuyruğu bulunan kenarları düzgün kesici delici alet yarası tespit edildiği, karaciğer sağ lob ön yüzde 1,5 cm’lik etrafı düzenli kesici delici alet yarası geçişine bağlı laserasyon görüldüğü belirtilerek, kanında alkol, kanında ve idrarında uyutucu, uyuşturucu maddeler bulunmayan, vücudunda bir adet kesici delici alet yarası bulunan maktuldeki kesici delici alet yaralanmasının müstakilen öldürücü nitelikte olduğunun ve kişinin ölümünün kesici delici alet yaralanmasına bağlı iç organ ve büyük damar yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu meydana geldiğinin bildirildiği,

Mağdur … hakkında Eyüp Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 12.12.2005 tarihli rapora göre; sağ hemitoraks posterior superiorda 2 adet 0.5×0.5 cm’lik kesici delici alet yarası tespit edildiği, pnömotoraksa neden olan yaralanmasının kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olduğu,

Anlaşılmaktadır.

Katılan … savcılıkta; maktulün annesi olduğunu, olaya ilişkin görgüye dayalı bilgisinin olmadığını, 31.03.2006 havale tarihli dilekçesinde; inceleme dışı sanık …’ın kendilerine olayın başında ifadeyi doğru verdiğini yani oğlunu ….’ın öldürdüğünü, ancak baskılardan dolayı ifadesini değiştirmek zorunda kaldığını söylediğini,

Tanık …. Karaduman kollukta; sanık …’la 3-4 aydır sözlü olduklarını, olay günü sanığın kendisini araçla iş yerinden aldığını, ….’ye doğru gittiklerini, buradaki parkın kenarında durup otomobil içerisinde sohbet etmeye başladıklarını, bu sırada 3-4 kişinin yanlarından geçerken durup, aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru baktıklarını ve oradan ayrılıp biraz aşağıdan parka girdiklerini, oradan ayrılırken de şahısların kendilerine doğru baktığını, daha sonra sanığın kendisini evine bırakıp gittiğini,

Mahkemede; sanık …’la olay tarihinde araba içerisinde oturdukları sırada birkaç kişinin sözlü olarak kendilerini rahatsız ettiklerini, sanıktan kendisini eve bırakmasını istediğini, sanık …’ın da araba ile kendisini eve bıraktığını, huzurda bulunan şikâyetçiler …, …., Bedri Kadir ve Aytekin’in kendilerini rahatsız eden kişiler olmadığını,

İnceleme dışı mağdur … aşamalarda; olay günü saat 20.30 sıralarında parkta arkadaşları …., … ve …. ile oturup konuştukları sırada yanlarına 4-5 kişinin geldiğini, bu kişilerden sadece daha sonra yüzleştirildiği sanık …’ı hatırladığını, diğerlerinin yüzünün atkı ile kapalı olduğunu, sanık …’ın Hasan isminde birini tanıyıp tanımadıklarını sorduğunu, ….’nın tanımadığını söylemesi üzerine sanık …’ın döner bıçağıyla arkadaşlarına saldırıp onları kovalamaya başladığını, kendisinin olay yerinde karşı gruptan birisiyle baş başa kalıp bu kişiyle kavga etmeye başladığını, kendisini yaralayan kişiyi yüzünün atkı ile kapalı olması nedeniyle tanıyamayacağını,

İnceleme dışı mağdurlar … ve …; mağdur …’le aynı doğrultuda anlatımda bulunarak, sanık … haricindekilerin yüzlerinin kapalı olduğunu, maktulü ve sanık …’ı görmediklerini, sanık …’ın döner bıçağı çıkarması üzerine birlikte olay yerinden kaçtıklarını,

İnceleme dışı mağdur …; mağdur …’le benzer beyanda bulunarak, sanık …’ın kendisine döner bıçağı sallaması üzerine olay yerinden kaçtığını, sanık …’ı hatırlamadığını,

Tanık …. aşamalarda; olay günü maktul ile yürürken sanık … ile karşılaştıklarını, sanığın kendisine moralinin bozuk olduğunu, nişanlısı ile olduğu sırada 2-3 kişinin ellerinde bira şişesi ile kendilerine bakarak geçtiklerini, bu bakışlardan rahatsız olduğunu söylediğini, bunun üzerine diğer sanık …’a haber verip birlikte olay yerine gittiklerini, parka varmadan sanık …’ın aracı durdurduğunu, maktul ve sanık …’ın araçtan inerek parka doğru gittiklerini, kendisinin sanık …’a aracı park etmesinde yardımcı olduğunu, daha sonra sanık …’la birlikte parka gittikleri sırada sanık …’ın iki kişiyi döner bıçağıyla kovaladığını, maktul …’ın ise yan tarafta üç kişiyle kavga ettiğini, sanık …’la birlikte maktulün yanına doğru koştuklarını, bu sırada maktulün biriyle boğuştuğunu ancak karanlık olması nedeniyle net olarak göremediğini, sanık …’la birlikte parka vardıklarında sanık …’ın da yanlarına geldiğini, birlikte arabaya doğru yürüdükleri sırada maktulün yaralandığını anladıklarını, hep birlikte maktulü sanık …’ın kullandığı araç ile hastaneye götürdüklerini, kendisinde ve sanık …’ta bıçak olmadığını, maktule kendisini kimin bıçakladığını sorduğunda maktulün kendisini bıçaklayan kişiyi bilmediğini ve karanlıkta görmediğini söylediğini,

Beyan etmişlerdir.

İnceleme dışı sanık … 29.11.2005 tarihinde kollukta müdafii huzurunda; olay günü evine gelen tanık ….’nın, sanık … ile maktul …’ın dışarıda kendisini beklediklerini söylemesi üzerine evden çıktığını, sanık …’ın kendisine parkta kız arkadaşı ile oturduğu sırada üç-dört kişinin yanlarına gelip kendilerini rahatsız ettiğini, bu kişilerin parkta olduğunu söylediğini, bu kişilerle kavga etmek için parka gittiklerini, sanık …’ta bıçak olduğunu, maktulde de döner bıçağı olduğunu ancak maktuldeki döner bıçağını kendisinin aldığını, ….’nın elinde ise bir şey olmadığını, parka vardıklarında sanık …’ın biraz ileride bulunan dört kişiyi kendisini ve kız arkadaşını rahatsız eden kişiler olarak göstermesi üzerine şahısların yanlarına gittiklerini, kendisinin kavga çıkarmak amacıyla bu kişilere “ocaktaki Hasan burada mı” diye sorduğunu, şahısların Hasan’ı tanımadıklarını söylemesi üzerine belindeki döner bıçağını çıkardığını, bu sırada şahısların kaçmaya başladıklarını, şahısları korkutmak amacıyla “burada kan akacak” diye bağırdığını ve kaçan iki kişinin peşinden koştuğunu, bir süre sonra şahısları kovalamayı bırakıp parka geri döndüğü sırada ölen …’ın “…. ne yaptın, beni vurdun” diye bağırdığını duyduğunu, yanlarına vardığında sanık …’ın kendisine, karanlıkta arkasına birinin çarptığını, onu diğer şahıslardan zannettiğini ve elindeki bıçağı şahsa doğru salladığını, acı ile bağırmasından sonra bu şahsın … olduğunu anladığını, …’ı hatayla yaraladığını söylediğini, …’ın göğsünün ortasında ufak bir bıçak yarası gördüğünü ve biraz yürüdükten sonra …’ın “yardım edin” diyerek düştüğünü, sanığın kullandığı araba ile maktulü Eyüp Devlet Hastanesine götürdüklerini, daha sonra da maktulü ambulansla Okmeydanı Devlet Hastanesine sevk ettiklerini, kendilerinin otomobil ile peşlerinden giderken sanık …’a “düşmanın da olsa belden niye yukarı vurdun” diye sorması üzerine sanık …’ın “…. çok sinirliydim, kendime hâkim olamadım” dediğini,

30.11.2005 tarihinde savcılıkta müdafii huzurunda; kolluktaki ifadesinin doğru olduğunu belirterek kolluk ifadesinden farklı olarak, kendisinin dört kişilik gruptan iki kişiyi kovaladığı sırada diğer iki kişiden birinin sanık …, maktul … ve tanık …. arasında kaldığını, kendisinin döner bıçağı ile iki kişiyi yaklaşık 100 metre kadar kovaladıktan sonra geri döndüğü sırada …’ın bağırıp feryat ettiğini duyduğunu, yaklaşınca maktulün “ah yandım …. ne yaptın” diye bağırdığını,

Sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda; savcılıkta verdiği 30.11.2005 tarihli ifadesinin doğru olduğunu, o ifadesini tekrar ettiğini,

12.12.2005 tarihinde savcılıkta; daha önce kollukta ve savcılıkta verdiği ifadelerini düzelteceğini, olay günü kavgadan sonra maktulü hastaneye götürürken sanık …’ın pişmanlığını yanlış anladığını, ….’ın pişmanlığını söylerken olaylara sebep olarak kendisini gördüğünü anlatmaya çalıştığını, yoksa ilk ifadesinde belirttiği gibi maktulü ve mağdur …’i kendisinin vurduğunu söylemek istemediğini düşündüğünü,

12.12.2005 tarihli yüzleştirme işleminde; sanık …’ın elinde bıçak görmediğini,

02.05.2006 tarihli oturumda; kendisinin iki kişiyi bir süre kovalayıp geri döndüğünde maktulü yerde gördüğünü, arabaya koyduklarında maktulün yaralı olduğunu anladığını, maktulün elinde bıçak gördüğünü, sanık … ve tanık ….’nın elinde bir şey görmediğini belirttiği, kolluktaki, savcılıktaki ve sorgudaki ifadelerinin okunması üzerine, kolluktaki beyanını okumadan imzaladığını, doğru olmadığını, savcılıkta arkadaşının öldüğü olaya sanık …’ın sebebiyet verdiğini düşündüğü için, sorguda ise, sanık …’a olan kızgınlığından dolayı o şekilde ifade verdiğini, şimdiki ifadesinin doğru olduğunu,

Sanık … savcılıkta; diğer sanık …, maktul … ve tanık ….’nın arkadaşları olduğunu, olay günü saat 20.00 sıralarında nişanlısı olan tanık ….’ı patronuna ait araç ile aldığını, arabayı park edip nişanlısıyla sohbet ederken karşıdan üç kişilik bir grubun geldiğini ve kendilerine dik dik baktıklarını, ardından da boğazlarını göstererek hareket yapıp sırıttıklarını, bu davranışlardan rahatsız olduğunu, arabayla kız arkadaşını evine bıraktığını, dönüşte beş kişinin yolunu kestiklerini, ellerindeki bira şişelerini arabaya atabileceklerini düşündüğünden durduğunu ve aracın camını açtığını, bunun üzerine şahısların “bir daha bu yoldan geçme yoksa arabayı parçalarız” dediklerini, kendisinin hiçbir şey demeden arabayla çarşıya geldiğini, yolda …. ile …’a rastladığını ve başından geçenleri anlattığını, bu kişileri ….’ın tanıyabileceğini düşünüp arabayla ….’ın evine gittiklerini, ….’nın ….’ı çağırdığını, ….’ın yanlarına döner bıçağı ile gelip arka koltukta …. ile oturduğunu, birlikte pazar içine gittiklerini, karşı grupla kavga olabileceğini düşünerek patronunun aracını parkın aşağı kısmına park ettiğini, ….’ın … ile birlikte araçtan indiğini, her ikisinin parka doğru yürümeye başladıklarını, …. ile kendisinin de aracı park ettikten sonra … ve ….’ın peşinden gittiklerini, beş kişilik bir grubun park içerisinde bankta oturduklarını, ….’ın söz konusu gruba “ülkü ocaklarından Hasan’ı tanıyor musunuz” diye sorduğunu, gruptakilerin tanımadıklarını söylemeleri üzerine yolunu kesen kişilerin bu kişiler olduğunu anladığını, daha sonra ….’ın belinden çıkardığı döner bıçağı ile gruba saldırdığını, grupta ayakta bulunan iki kişinin kaçmaya başladığını, ….’ın da bu kişileri kovaladığını, ardından …’ın parkta oturan üç kişiye saldırdığını, kendisinin ve ….’nın korktukları için bu kişilere saldırmadıklarını, …’ın gruptan üç kişinin arasında kalması üzerine kendilerinin de grubun içine daldıklarını, o sırada üç kişinin de kaçtığını, …’ın yüzünde kan gördüğünü, …’ın kanı görünce düştüğünü, bu sırada sanık …’ın yanlarına geldiğini, …’ı arabaya götürdüklerini, sonra da hastaneye gittiklerini, oradan Okmeydanı Hastanesine sevk ettiklerini, … ve ….’nın ambulansla, kendisinin ve ….’ın da arabayla hastaneye gittiklerini, hastanede …’ı ameliyata aldıklarını, daha sonra da …’ın öldüğünü söylediklerini, üzerinde bıçak bulunmadığını ve kimseye saldırmadığını, …’ın ölümünden ve Aytekin’in yaralanmasından kendisinin sorumlu olmadığını,

Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan 12.12.2005 tarihli yüzleştirme işleminde; yüzleştirildiği …, …, … ve …’ı ilk kez gördüğünü ve tanımadığını, olay gecesi de kavga ettikleri kişilerin bu kişiler olup olmadığını bilmediğini, ayrıca olay günü kavga gerçekleşmeden önce kız arkadaşı ile parkta otururken kendisini rahatsız eden ve kız arkadaşını bıraktıktan sonra da evine döndüğü sırada arabasının önünü kesen ve camını açarak konuştuğu kişilerin de bu kişiler olmadığını, eğer o kişiler olsaydı onları tanıyacağını ve teşhis edeceğini, çünkü bu şahısların yüzünü çok iyi hatırladığını,

Sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda; savcılıktaki ifadesinin doğru olduğunu, olay yerine …., … ve …. ile birlikte gittiklerini, olay mahallinin karanlık olduğunu, karşı gruptakilerin …’ı aralarına aldıklarını, bu nedenle …’ı kimin yaraladığını fark edemediklerini, saldıranların arasında mağdur …’in de olduğunu ancak kimin darbesi ile yaralandığını bilmediğini,

07.03.2006 tarihli oturumda; olay tarihinde nişanlısı ile park halindeki araçta konuşurken araç çevresindeki beş kişilik grubun el kol işareti ile kendilerini taciz ettiklerini, nişanlısını evine bıraktıktan sonra …., …. ve …’la birlikte parka gittiklerini, kendisinde bıçak olmadığını, maktul …’da ve ….’ta bıçak olduğunu, parka vardıklarında …. ile maktulün karşı grubun yanına gidip “ülkücü Hasan’ı tanıyor musunuz” diye sorduklarını, olumsuz cevap alınca sanık …’ın elindeki bıçakla onları kovalamaya başladığını, …’ın da karşı gruba hücum ettiğini, …’ın yere düşmesi üzerine karşı gruptakilerin kaçtığını, maktulün yüzündeki kandan yaralandığını anlayıp hastaneye kaldırdıklarını, kendisinin bıçak kullanmadığını ve olaya dahil olmadığını,

Savunmuşlardır.

Uyuşmazlık konusunun incelenmesine geçmeden önce, Yargıtay bozma kararlarında, yerel mahkeme kararlarının bozma nedeni yapılmayan kısımlarının kesinleşip kesinleşmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 154. maddesinde, yüksek mahkeme olan Yargıtayın, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olduğu ve kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakacağı belirtilmiştir.

Temyiz incelemesinde görevi hukuk kurallarının ve kanuni tavsiflerin doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek olan Yargıtayca yapılan inceleme sonucunda; onama, düzelterek onama, düşme ve bozma kararlarından birinin verilebilmesi mümkündür. Herhangi bir aykırılığın tespit edilemediği hallerde temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanmasına karar verilecek, bu durumda onanan mahkeme kararı kesin hüküm halini alacaktır. 1412 sayılı (mülga) CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesinde gösterilen istisnai hallerde, kararda kanuna aykırılık tespit edilip kararın bozulmasına karşın, davanın esasına hükmedilerek tespit edilen aykırılıkların giderilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına ya da şartları bulunduğunda sanığın beraatine ya da kamu davasının düşmesine karar verilecektir. Temyiz davası kabul edildikten sonra maddi hukuk veya muhakeme hukukuna ilişkin kuralların uygulanmaması ya da eksik veya hatalı uygulanmasına ilişkin hukuka aykırılıkların tespit edildiği ve fakat 322. maddenin uygulanma şartları bulunmadığı durumlarda ise temyiz olunan hükmün aynı Kanunun 321. maddesi uyarınca bozulmasına karar verilecektir. Bu durumda bozulan karar tümüyle ortadan kalkacağından hiçbir hukuki sonuç doğurmayacak, kararın bozmaya konu edilmeyen kısmı onanmış veya kesinlik kazanmış olmayacaktır. Bir diğer deyişle, kararın temyiz incelemesi sonucunda kesinleşebilmesi için Yargıtay tarafından açıkça onama ya da düzelterek onama kararlarından birinin verilmesi gerektiğinden, Özel Daire kararlarında yer alan “suçun sübutuna, suç niteliğine vs yönelen yerinde görülmeyen sair itirazların reddine” şeklindeki ibareler bozulan yerel mahkeme kararının değinilmeyen veya isabetli bulunan kısımlarının kesinleştiği anlamına gelmeyecektir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun;

19.12.1994 gün ve 323-344 sayılı kararında; Hükmün bir bölümünün veya tamamının temyiz incelemesini yapan Özel Dairece açıkca onanmaması halinde, o bölüm veya kararın kesinleştiği ileri sürülemez;

14.11.1994 gün ve 262-280 sayılı kararında da; Kararın bozulmayan kısmı onanmış veya kesinlik kazanmış değildir. Karar dava gibi bir bütün oluşturur. ‘Şu noktadan temyiz edildi veya bozuldu, o halde öteki kısımlar kesinleşti’ denemez. Yani kısmi kesinleşmeyi kabule olanak yoktur… Özel Daire kararında yer alan ‘yerinde görülmeyen sair itirazların reddine’ tabiri bozulan yerel mahkeme kararının değinilmeyen kısımlarını kesin hüküm haline getirmez. Kararın kesinleşebilmesi için açıkça onanması gerekir.

açıklamalarına ver verilmiştir.

1412 sayılı (mülga) CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken “Davaya yeniden bakacak mahkemenin hak ve mecburiyetleri başlıklı 326. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“Yargıtaydan verilen bozma kararı üzerine davaya yeniden bakacak mahkeme, ilgililere bozmaya karşı diyeceklerini sorar.

Sanık veya müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi duruşmaya devam edilerek dava gıyapta bitirilebilir. Ancak sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerekir.

Yargıtaydan verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar hakkı vardır. Israr üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir.

Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291 inci maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz.”

Buna göre, Yargıtayca verilen bozma kararı üzerine dosyanın gönderildiği ilk derece mahkemelerince yeni bir tensip kararıyla duruşma günü tayin edilecek ve ilgililer duruşmaya çağrılıp bozmaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra bozma ilamına uyulup uyulmaması yönünde bir karar verilecektir. Yerel mahkemenin, göreve ilişkin olanlar dışındaki bozma ilamına uyma ya da direnme kararlarından birisini verebilmesi mümkün olup, öğretide buna “bozmadan sonraki serbestlik kuralı” adı verilmiştir. Maddenin 3. fıkrasında mahkemenin bozma kararına ısrar hakkı olduğu vurgulandıktan sonra, ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymanın zorunlu olduğuna işaret edilmiştir. Aynı maddenin son fıkrasında ise, sınırlı biçimde uygulanabilecek olan “cezayı aleyhe değiştirememe” veya “aleyhte düzeltme yasağı” kabul edilerek, yalnız sanık veya onun lehine ilgililer tarafından temyiz davası açıldığında, bozma üzerine yeniden kurulan hükümde belirlenen ceza ve sonucun önceki hükümle belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamayacağı hüküm altına alınmıştır.

“Bozmadan sonra serbestlik kuralı” uyarınca bozma kararına uyma ya da direnme kararlarından birini verme konusunda serbest olan ilk derece mahkemelerinin Özel Dairelerin bozma kararlarına uymayı tercih etmeleri durumunda, bu kez “uymadan sonraki serbestlik kuralı” devreye girecektir. Serbestlik kuralı ceza muhakemesinde maddi gerçeğin araştırılması ve en isabetli kararın verilmesi amacının zorunlu bir sonucu olup, mahkemenin bozma kararına uyulmasına karar verdikten sonra da, sanığın hukuki durumunu yeniden serbestçe değerlendirme hak ve yetkisi bulunmaktadır. Temyiz edilen önceki hüküm bozma kararı verilmesiyle ortadan kalkmış olduğundan, yerel mahkemece önceki karardan farklı olarak, suçun sübutu ve niteliği de dahil olmak üzere sanığın hukuki durumuyla ilgili tüm hususlarda, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 217. maddesi uyarınca ulaşılan vicdani kanaat doğrultusunda serbestçe karar verilebilecektir. Nitekim, Yargıtay Özel Daireleri tarafından da ilk temyiz incelemesinde yerinde görülerek bozma konusu yapılmayan hususlar, lüzumu halinde hükmün yeniden temyizen incelenmesi sırasında bozma konusu yapılabilmekte, hatta ilk bozma kararından tamamen farklı olacak şekilde bozma kararı verilebilmektedir.

Öğretide yer verilen görüşlere göre;

“Uymadan sonraki duruşmanın bozmadan önceki duruşmanın devamı niteliğinde olması, mahkemenin uymadan sonraki serbestliğini de açıklar. Gerçekten mahkeme bozmaya uymadan sonra ikinci son kararında kaide olarak serbesttir. Gerek Yargıtay’ın görüşü ile gerek eski kararı ile bağlı değildir… Serbestlik kaidesi ceza muhakemesinde hakikatın araştırılması ve en isabetli kararın verilmesi gayesinin tabii ve mantıki sonucudur. Gerçekten, temyiz yolu davası açılmakla son kararın yargılaşmasının önüne geçilmiştir. Yargıtay son kararı bozduğu, mahkeme de buna uyduğu için son karar ortadan kalkmıştır. Ortada, değil yargı, son karar dahi olmadığından, yargının otoriteleri de bahis konusu olmamak gerekir. O halde mahkeme hakikate en uygun ve en isabetli kararı vermek imkanına malik bulunmalıdır… Nitekim Yargıtay da ilk bozma kararı ile bağlı değildir.” (Nurullah Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 1989, 9. Bası, s.1112-1114);

“Mahkeme uyma üzerine yaptığı yargılama sonucunda yine eski kararına ulaşabilecektir. Bunu engelleyen bir durum söz konusu değildir. Uyma mahkemenin kararındaki aykırılıkları kabul ederek yargılamaya girişmesidir. Fakat yeni yargılama sonunda eski sonucun ortaya çıkması da mümkündür… Serbestlik kuralının istisnaları iki tanedir. Bozmanın belirli bir eksiklik nedeniyle olması ve yalnız sanık lehine temyiz davasının açılmış olmasıdır.” (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, Vedat Yayıncılık, 2005, s.500-501);

“Uymadan sonra serbestlik kuralının muhatabı yerel mahkeme veya bölge adliye mahkemesi olup, uyma kararı veren mahkemenin kural olarak uyma kararı sonrasında vereceği hükümdeki serbestliği ifade eder. Yeniden yapılacak kovuşturmada yerel mahkeme veya bölge adliye mahkemesi önceki kararın aynısını verebileceği gibi, ondan daha ağır ya da daha hafif bir sonuca da ulaşabilir. Hatta sanıklar hakkındaki kararlar öncekiyle aynı veya farklı olabileceği gibi aynı olmakla birlikte sadece hukuksal tavsif bakımından farklı bir hüküm verilebilecektir… Uymadan sonraki serbestlik kuralının iki istisnası vardır. İlkin Yargıtay’ın belli bir eksiklik nedeniyle kararı bozduğu hallerde, uyma kararıyla birlikte bu eksikliğin giderilmesi gerekir. İkinci olarak, sadece sanık lehine temyiz halinde, önceki cezadan daha ağır bir cezaya hükmetmemek gerekir.” (Bahri Öztürk-Veli Özer Özbek-…. Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, s.459-461);

“Mahkemenin Yargıtay’ın hukuka aykırılığa ilişkin tespitlerine katılmama hakkı vardır. Bu durum hâkimlerin bağımsızlığının doğal bir sonucudur… Bozmaya uyularak duruşma açan mahkeme, duruşmada yapacağı işlemler ve vereceği karar konusunda serbesttir. Bu serbestlik iki konuda kısıtlanmıştır. 1-Bozmaya uyan mahkemenin bozma nedenine göre gerekli işlemleri yapması gerekir. 2-Hüküm sadece sanık lehine temyiz edilmişse, verilecek yeni karar öncekinden daha ağır bir cezayı içeremez.” (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s. 790-791);

“Bozmaya uymadan sonraki duruşma, önceki duruşmanın devamı niteliğinde olduğundan, mahkeme serbestçe yeni karar verecektir. Yani ne eski kararı ile ne de Yargıtay’ın kararı ile bağlıdır. Buna bozmadan sonraki serbestlik ilkesi denilmektedir.” (Ali Rıza Çınar, Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu, Turhan Yayınevi, Ankara, 2006, s. 165);

“Mahkeme yeniden hüküm verirken, kural olarak ne önceden vermiş olduğu kendi kararıyla ne de istinaf veya temyiz mahkemesinin kararı ile bağlı olacaktır. Buna bozmadan sonra serbestlik kuralı denilmektedir.” (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey- Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul, 2010, 18. Bası, s.1782)

Diğer yandan, Ceza Genel Kurulunun 27.05.2014 gün ve 54-280, 24.04.2012 gün ve 391-173 ile 17.04.2007 gün ve 325-100 sayılı kararları başta olmak üzere pek çok kararında; uyma kararının dönülebilecek nitelikte bir ara kararı niteliğinde olmayıp, davanın esasına etkili olan kararlardan olduğu, bozmaya uymakla, yerel mahkemenin bozma kararında gösterilen esaslara göre işlem yapıp karar verme ödevi doğduğu, sonradan bu kararın bir kısmından veya tamamından açıkça ya da örtülü olarak geri dönülerek ilk hükmün aynen veya yeniden kurulmasının, uyma kararının hüküm ve sonuçlarını ortadan kaldırmayacağı, bu nedenle bozmaya uyan yerel mahkemenin dönülemez nitelikteki bu karardan sonradan dönerek, önceki hükmünde direnmesinin isabetsiz olduğu açıklanmıştır. Böylece, öğretide; Özel Dairelerce bir eksiklik nedeniyle yapılan bozma kararlarına uyma kararı verilmesi halinde bozma doğrultusunda hareket etme zorunluluğu olarak ifade edilen istisna, uyma kararı verildikten sonra bozma nedeni ile sınırlı olacak şekilde uyma doğrultusunda işlem yapma zorunluluğu biçiminde kabul edilegelmiş ve istikrarlı olarak uygulanmıştır.

Buna göre, hükmün temyiz incelemesini yapan Özel Dairece açıkca onanmaması halinde, kararın kesinleştiği ileri sürülemeyecek, bozulmakla bir karar tamamen ortadan kalkacağı için, bozmaya uyma kararı verilmesi durumunda, sanığın hukuki durumu yeniden serbestçe değerlendirilerek yeni bir karar verilecektir.

Bununla birlikte uymadan sonraki serbestlik ilkesinin,

1- Özel Dairelerin bozma ilamlarına yerel mahkemece uyma kararı verilmesi halinde, bozma kararında belirtilen hukuka aykırılıkla yani bozma nedeni ile sınırlı olacak şekilde bozma doğrultusunda hareket etme zorunluluğu,

2- 1412 sayılı (mülga) CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesinde düzenlenen “cezayı aleyhe değiştirememe” veya “aleyhte düzeltme yasağı”

şeklinde iki istisnası bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, sanığın kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan mahkûmiyetine ilişkin yerel mahkeme hükmünün, Özel Dairece suç niteliğine yönelik itirazlar reddedilmek suretiyle yalnızca sanığa yönelen haksız bir söz ya da davranış bulunmadığı halde sanık hakkında haksız tahrik hükmü uygulanmak suretiyle eksik ceza tayini ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 53. maddesinin hatalı uygulanması nedenlerinden bozulmasına karar verilmesi üzerine, bozma ilamına uyulmasına karar veren yerel mahkemece, bozma ilamı doğrultusunda karar verilirken, suçun bu kez kasten öldürme olarak nitelendirilmesi mümkün olup mahkemenin bu nitelendirmesinde de dosya muhtevası itibarıyla bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusunun çözümü için, Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesinde düzenlenen “Haksız tahrik” ve 30. maddesinde düzenlenen “Hata” hükümlerinin üzerinde durulması gerekmektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 29. maddesinde haksız tahrik; Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. şeklinde, ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak hüküm altına alınmıştır.

Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenen haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet ya da şiddetli elemin etkisi altında suç işlemesi durumunda kusur yeteneğindeki azalmayı ifade etmektedir. Bu halde fail, suç işleme yönünde önceden bir karar vermeden, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısı üzerinde meydana getirdiği karışıklığın neticesi olarak bir suç işlemeye yönelmektedir. Bu yönüyle haksız tahrik, kusurun irade unsuru üzerinde etkili olan nedenlerden biridir. Başka bir anlatımla, haksız tahrik halinde failin iradesi üzerinde zayıflama meydana gelmekte, böylece haksız fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altındaki kişinin suç işlemekten kendisini alıkoyma yeteneği önemli ölçüde azalmaktadır.

Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararları ile öğretide de kabul gören görüşler doğrultusunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanabilmesi için;

a) Tahriki oluşturan haksız bir fiil bulunmalı,

b) Fail öfke veya şiddetli elemin etkisi altında kalmalı,

c) Failin işlediği suç, bu ruhsal durumunun tepkisi olmalı,

d) Haksız tahrik teşkil eden eylem mağdurdan sadır olmalıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 30. maddesinin 3. fıkrasında ise; Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. hükmü yer almaktadır. Fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata halleri düzenlenmiştir. Hatanın kaçınılmaz olması halinde, fail bu hatasından yararlanacaktır. Kaçınılmazlık hali takdir edilirken, failin gereken dikkat ve özeni göstermesi durumunda bu hataya düşüp düşmeyeceği belirlenmelidir.

Ceza sorumluluğunu azaltan nedenlerden olan haksız tahrikin varlığı konusunda da hataya düşülebilir. Haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz hataya düşen fail haksız tahrik hükmünden yararlanacaktır. Fakat burada hatanın kaçınılmaz olması zorunludur. Buna karşılık, hata kaçınılabilir bir hata ise, yani failin kişisel özellikleri göz önüne alındığında, daha dikkatli ve özenli davranması durumunda hatasından kaçınılabilecekse başka bir anlatımla hata meydana gelmeyecekse artık haksız tahrik hükümlerinden yararlanamayacaktır.

Haksız tahrikin varlığı konusunda hataya düşülmesi ile ilgili olarak öğretide yer verilen görüşlere göre;

“…haksız tahrikin koşulları bulunmamasına rağmen fail haksız tahrikin bulunduğu düşüncesiyle hareket etmiş olsa, ceza sorumluluğunu azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen fail bu hatasından yararlanacaktır (m.30/3). O halde haksız tahrikin koşullarında kaçınılmaz hataya düşen fail haksız tahrik hükmünden yararlanacak ve cezası indirilerek verilecektir….Burada ele alınması gereken diğer bir husus da hem ağırlatıcı sebebin hem de haksız tahrikin aynı olayda gerçekleşmiş olması ihtimalidir. Örneğin, A kendisini her gün döven babasından kurtulmak için onu öldürmek isterken babası yerine annesini öldürür. Bu durumda hem gerçekleşen hem de gerçekleştirilmek istenen suçlardaki ağırlatıcı sebep A’ya uygulanmayacak (m.30/2) ancak buradaki hata kaçınılmaz bir hata olarak kabul edilebilirse haksız tahrik hükümlerinden yararlanabilecektir.” (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Bası, Ankara, 2016, s.459-460);

“Olayda hafifletici neden bulunmadığı halde, failin bu nedenin var olduğu inancıyla hareket etmesi durumunda, failin hatasından yararlanması kuralı gereği hafifletici neden var gibi kabul edilir. Örneğin, değersiz (taklit) zannederek aslında kıymetli bir kolyeyi çalan kişi hakkında değer azlığına ilişkin 145. madde uygulanır. Kendisine haksız bir fiil işlemiş olan hasmı zannederek başkasını öldüren kişi, şahısta hata dolayısıyla hatasından yararlanacağı (TCK md.30/1) için, haksız tahrik uygulanmalıdır… Şahısta hata, failin eylemini kastettiği kişiden başka bir kimseye karşı işlemesidir. Fail, eylemini hedef aldığı kişiye karşı gerçekleştirmekte ve fakat, hedef aldığı kişinin gerçekte suçu işlemek istediği kişiden başka bir kimse olduğunu bilmemektedir. Diğer bir anlatımla fail, mağdurun kimliğinde yanılmaktadır. Bu nedenle şahısta hata, hedefte sapma olarak adlandırılan ve hedef alınan kişiye karşı icrasına başlanıldığı halde herhangi bir nedenle başka birine isabet etmesi ile sonuçlanan durumdan farklıdır. 30. madde gerekçesinde, şahısta hata hallerinin de bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları kapsamında düşünülmesi gerektiği belirtilmiştir. Şahısta hata halleri öldürme ve yaralama suçlarında, kastedilenden başka bir kişinin yanılgıyla hedef alınması sonucunda ölümüne veya yaralanmasına neden olunması şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak neticede yaralanan veya ölen bir kişi bulunduğuna göre failin suçun temel şekli bakımından kasıtlı hareket ettiği kabul edilmeli ve her halde cezalandırılmalıdır. Bu bakımdan şahısta hatanın cezalandırma yönünden bir sonucu doğmamakla birlikte, cezayı artıran veya azaltan nedenlere ilişkin olarak hataya düşülmesi durumunda 30/2. maddenin uygulanması söz konusu olmaktadır.” (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – …. Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s.897-902-903),

“Kusurluluğu azaltan bir neden olarak haksız tahrikin varlığı konusunda da yanılgıya düşülebilir. Gerçekten ortada haksız bir fiil bulunmamasına rağmen fail bulunduğunu zannederek öfkeye kapılıp, bunun etkisiyle bir suç işleyebilir. Bu yanılgının kaçınılmaz olması halinde de fail haksız tahrikten yararlanır ve cezasında indirime gidilir. Buna karşılık hata kaçınılabilir bir hata ise yani failin kişisel özellikleri göz önünde tutulduğunda, onun daha dikkatli ve özenli davranması halinde haksız tahrikin koşullarının somut olayda gerçekleşebileceğini öngörmesi mümkündür şeklinde bir değerlendirmede bulunulabiliyorsa, fail artık haksız tahrik hükümlerinden yararlanamaz.” (Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 8. bası, Ankara, 2015, s. 350-351),

“Kusurluluğu azaltan bir nedenin maddi koşullarında hataya düşülmüşse (örneğin, haksız tahrik, TCK.m.29), kişi yanılgısı kaçınılmaz nitelikteyse bundan istifade eder ve ilgili kusurluluğu azaltan halden faydalanır. Bununla birlikte, hatası kaçınılabilir mahiyette ise, artık kusurluluğu azaltan sebepten faydalanamaz (M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, s. 531)

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Olay tarihinde akşam saatlerinde sanık …’ın, bir parkın yakınında duran aracın içerisinde sözlüsü tanık …. ile sohbet ettiği sırada, yanlarından geçen 3-4 kişinin aralarında konuşup kendilerine baktığı, sanığın bu durumdan rahatsız olduğu, tanık ….’ı evine bırakan sanığın, arkadaşları olan maktul … ve tanık …. ile diğer sanık …’ı yanına alıp hep birlikte kavga etmek için söz konusu parka gittikleri, sanık …’ın, park içerisinde alkol almakta olan mağdurlar …, …, Bedri Kadir ve ….’yı kendilerini rahatsız eden kişiler olarak göstermesi üzerine birlikte mağdurların yanına vardıkları, diğer sanık …’ın kavgaya zemin hazırlamak için mağdurlara hayali bir kişiyi sorarak sataştığı, mağdurlardan ….’nın sorulan kişiyi tanımadığını söylemesi üzerine sanık …’ın bir bıçak ile önce mağdur …’ya saldırdığı, bunun üzerine mağdurlar …, Bedri Kadir ve …’ın kaçmaya başladıkları, sanık …’ın da bu üç kişiden ikisinin peşinden koştuğu, bu sırada geride kalan sanık …’ın da bıçakla, saldırıya maruz kalan grup içinde yer alan mağdur …’in göğüs bölgesine iki kez vurup, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olacak şekilde yaralamak suretiyle mağdur …’i öldürmeye teşebbüs ettiği, bu esnada sanık …’ın kendi yanında bulunan maktul …’ı karanlıkta fark edemediği ve maktulün karşı gruptan birisi olduğunu zannederek karın bölgesine bıçakla bir kez vurduğu, yanlışlıkla kendi arkadaşını yaraladığını anlaması üzerine de diğer sanık … ve arkadaşı …. ile birlikte maktulü yakındaki bir hastaneye götürdükleri, buradan ambulansla Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesine sevk edilen maktulün ameliyat sırasında hayatını kaybettiği anlaşılmaktadır.

Sanık …’ın savcılıktaki ilk ifadesinde, sözlüsüyle araç içerisinde sohbet ettikleri sırada karşıdan gelen üç kişilik bir grubun kendilerine dik dik bakıp, boğazlarını göstererek sırıttıklarını, kız arkadaşını evine bırakıp döndüğü sırada da beş kişinin yolunu kestiğini ve “bir daha bu yoldan geçme, yoksa arabayı parçalarız” dediklerini, diğer sanık …, maktul … ve tanık ….’la birlikte tekrar olay yerine geldiklerinde parkta oturan ve daha sonradan kavga ettikleri beş kişilik grubun yolunu kesen kişiler olduğunu anladığını söylerken, 12.12.2005 tarihinde yapılan yüzleştirme işleminde, mağdurlar …, … ve Bedri Kadir’i ilk kez gördüğünü, olay günü kavga gerçekleşmeden önce kız arkadaşı ile oturduğu sırada kendilerini rahatsız eden, kız arkadaşını bıraktıktan sonra evine döndüğü sırada da arabasının önünü kesen ve aracın camını açarak konuştuğu kişilerin bu kişiler olmadığını, sulh ceza mahkemesindeki sorgusunda ise, maktule saldıranların arasında mağdur …’in de olduğunu beyan ederek çelişkili savunmalarda bulunması, sanığın sözlüsü tanık …. Karaduman’ın kollukta, sohbet ettiği sırada 3-4 kişinin yanlarından geçerken durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru baktıklarını söyleyip, duruşmada, huzurda bulunan mağdurlar …, …., Bedri Kadir ve Aytekin’in kendilerini rahatsız eden kişiler olmadığını beyan etmesi ve tüm dosya kapsamı karşısında, somut olayda sanığın rahatsızlık duyduğu davranışların, sözlüsü ile araç içerisinde sohbet ettiği sırada yanlarından geçen 3-4 kişinin durup aralarında konuşarak kısa bir süre kendilerine doğru bakmaları fiilinden ibaret olduğu ve bu davranışların da bir haksız fiil niteliğinin olmadığı kabul edilmelidir.

Bu durumda, karşı tarafın haksız tahrik nedeni sayılabilecek bir fiilinin bulunmaması ve sanığın da haksız bir fiilin bulunmadığını bilerek atılı suçu işlemesi karşısında, sanığın haksız tahrikin varlığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünden bahsedilemeyeceği, dolayısıyla hata hükmünden de faydalanamayacağı kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Özel Daire kararı isabetli olup Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Kayseri Ağır Ceza Avukatı

Alanında yetkin Kayseri ağır ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Kayseri ağır ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.