Ceza Davası Sonucunda Beraat Eden Kişi Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Açabilir mi

Hizmetlerimiz

Ceza Davası Sonucunda Beraat Eden Kişi Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Açabilir mi - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası

Anayasa

Kişi hürriyeti ve güvenliği – Madde 19 

Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

Şekil ve şartları kanunda gösterilen:

Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.

Yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal, toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir.

Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal ve savaş hallerinde uzatılabilir.

Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir.

Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.

Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.

Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu

Tazminat istemi – Madde 141

(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,

b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,

c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,

d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,

e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,

f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,

g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,

h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,

i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,

 j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.

(2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.

(3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.

(4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder.

Tazminat isteminin koşulları – Madde 142

(1) Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.

(2) İstem, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır.

(3) Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir.

(4) Dilekçesindeki bilgi ve belgelerin yetersizliği durumunda mahkeme, eksikliğin bir ay içinde giderilmesini, aksi hâlde istemin reddedileceğini ilgiliye duyurur. Süresinde eksiği tamamlanmayan dilekçe, mahkemece, itiraz yolu açık olmak üzere reddolunur.

(5) Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra yeterliliğini belirlediği dilekçe ve eki belgelerin bir örneğini Devlet Hazinesinin kendi yargı çevresindeki temsilcisine tebliğ ederek, varsa beyan ve itirazlarını onbeş gün içinde yazılı olarak bildirmesini ister.

(6) İstemin ve ispat belgelerinin değerlendirilmesinde ve tazminat hukukunun genel prensiplerine göre verilecek tazminat miktarının saptanmasında mahkeme gerekli gördüğü her türlü araştırmayı yapmaya veya hâkimlerinden birine yaptırmaya yetkilidir.

(7) Mahkeme, kararını duruşmalı olarak verir. İstemde bulunan ile Hazine temsilcisi, açıklamalı çağrı kâğıdı tebliğine rağmen gelmezlerse, yokluklarında karar verilebilir.

(8) Karara karşı, istemde bulunan, Cumhuriyet savcısı veya Hazine temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir; inceleme öncelikle ve ivedilikle yapılır.

(9) Tazminat davaları nedeniyle Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince hesaplanan nisbî avukatlık ücreti ödenir. Ancak, ödenecek miktar Tarifede sulh ceza hâkimliklerinde takip edilen işler için belirlenen maktu ücretten az, ağır ceza mahkemelerinde takip edilen davalar için belirlenen maktu ücretten fazla olamaz.

(10) Tazminata ilişkin mahkeme kararları, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, karar genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.

Tazminatın geri alınması – Madde 143

(1) Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı sonradan kaldırılarak, hakkında kamu davası açılan ve mahkûm edilenlerle, yargılamanın aleyhte yenilenmesiyle beraat kararı kaldırılıp mahkûm edilenlere ödenmiş tazminatların mahkûmiyet süresine ilişkin kısmı, Cumhuriyet savcısının yazılı istemi ile aynı mahkemeden alınacak kararla kamu alacaklarının tahsiline ilişkin mevzuat hükümleri uygulanarak geri alınır. Bu karara itiraz edilebilir.

(2) (Mülga: 18/6/2014 – 6545/103 md.)

(3) İftira konusunu oluşturan suç veya yalan tanıklık nedeniyle gözaltına alınma ve tutuklama halinde; Devlet, iftira eden veya yalan tanıklıkta bulunan kişiye de rücu eder.

Tazminat isteyemeyecek kişiler – Madde 144

(1) Kanuna uygun olarak yakalanan veya tutuklanan kişilerden aşağıda belirtilenler tazminat isteyemezler:

a) (Mülga: 11/4/2013-6459/18 md.)

b) Tazminata hak kazanmadığı hâlde, sonradan yürürlüğe giren ve lehte düzenlemeler getiren kanun gereği, durumları tazminat istemeye uygun hâle dönüşenler.

c) Genel veya özel af, şikâyetten vazgeçme, uzlaşma gibi nedenlerle hakkında kovuşturmaya yer olmadığına veya davanın düşmesine karar verilen veya kamu davası geçici olarak durdurulan veya kamu davası ertelenen veya düşürülenler.

d) Kusur yeteneğinin bulunmaması nedeniyle hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilenler.

e) Adlî makamlar huzurunda gerçek dışı beyanla suç işlediğini veya suça katıldığını bildirerek gözaltına alınmasına veya tutuklanmasına neden olanlar.

Ceza Davası Sonucunda Beraat Eden Kişi Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Açma Süresi

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2017/637 Karar No: 2019/473 Karar Tarihi: 18.06.2019

Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi

Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi

İçtihat Metni

Davacılar … ve …’nin adam öldürme ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’a muhalefet suçları ile adam öldürme suçuna teşebbüsten beraatlerine karar verilmesinden sonra, tutuklu kaldıkları süreler nedeniyle davacı … için 31.000 TL, davacı … için 25.000 TL manevi tazminat istemiyle Maliye Hazinesi aleyhine ayrı ayrı açılan davaların birleştirilmesine karar verilerek davaların kısmen kabulü ile davacı … için 6.000 TL, davacı … için 4.800 TL manevi tazminatın tutuklanma tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle birlikte davalı … Hazinesinden tahsiline ilişkin Bitlis Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.12.2012 tarihli ve 96-543 sayılı hükümlerin davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 28.04.2014 tarih ve 28130-10249 sayı ile;

“Dava 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalı tazminat istemine ilişkin olup, Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarihli ve 256-57 sayılı kararında 466 sayılı Kanun’un 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının arandığı, ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama bulunmamakla birlikte, hiçbir hakkın sonsuza dek dava konusu yapılamayacağı, özel hukuk kapsamında değerlendirilmesi gereken bu talebin makul bir süre içinde dava edilmesi gerektiği, dava süresi açısından en lehe kabul ile Borçlar Kanunu’nun 60. maddesindeki sürenin kabulü gerektiği ve her koşulda davanın 10 yıllık süre içinde açılması gerektiği kabul edilmekle, kanun dışı yakalanan veya tutuklananlar bakımından, beraat hükmünün verilmesinden itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanun’a göre tazminat istenemeyeceği, bu kapsamda tazminat talebinin dayanağı olan ceza dava dosyasında 12.11.1992 tarihinde verilen beraat hükmü ile tazminat davasının açılmış olduğu 16.01.2012 tarihine kadar, 19 yıldan fazla süre geçtiği ve davacıların bu uzun süre içerisinde haklarındaki beraat hükmünden haberdar olmadıklarından söz etmenin yaşamın olağan akışına uymayacağı ve davanın süresinde açıldığının kabulünün mümkün olamayacağı gözetilmeden, süresinde açılmayan davanın reddi yerine yazılı gerekçe ile davacılar lehine tazminata hükmedilmesi,”

isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Direnme Kararı

Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi ise 06.11.2014 tarih ve 276-332 sayı ile;

“…466 sayılı Kanun’un 2. maddesi uyarınca; ‘1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgâhlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler.’ Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih, 2009/256 esas ve 2010/57 karar sayılı kararında 466 sayılı Kanun’un 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat hükmünden davacının haberdar olmasının aranması gerektiği belirtilmektedir. Ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 28.04.2014 tarihli, 2013/28130-2014/10249 esas-karar sayılı ilamında olduğu gibi birçok kararında, Borçlar Kanunu’nun 60. maddesi uyarınca tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her hâlde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiş, bu hükmün kıyas yoluyla kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimselerin açtığı tazminat davalarında da uygulanması gerektiği kabul edilmiştir. Ancak, Borçlar Kanunu’nda düzenlenen bu hükmün ceza hukuku bakımından açılan tazminat davalarında uygulanması kanaatimizce mümkün değildir. Zira ceza hukukunda kural olarak kıyas yasaktır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu veya 466 sayılı Kanun uyarınca açılan tazminat davaları, nevi şahsına münhasır (sui generis) bir kurumdur, borçlar hukukunda düzenlenen tazminata ilişkin hükümlerden farklıdır. Bu nedenle Borçlar Kanunu’nda düzenlenen haksız fiillere ilişkin 10 yıllık zamanaşımı süresinin bu davalar bakımından kıyas yoluyla uygulanması mümkün değildir. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin, tazminat davasının her zaman açılamayacağı ve bunun belirli bir süreyle sınırlandırılması gerektiğine ilişkin kanaati yerindedir, ancak bunun özel olarak kanunda düzenlenmesi gerekir. Nitekim, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nda bu husus açıkça düzenlenmiş ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat davasının açılabileceği açıkça belirtilmiştir.

Somut olay açısından değerlendirme yapıldığında; davacılar … ve … hakkında kasten öldürme, kasten öldürmeye teşebbüs ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarını işlediklerinden bahisle dava açıldığı, davacı …’ın 12.03.1981-21.06.1984, davacı …’nin 29.09.1981-01.05.1984 tarihleri arasında tutuklu kaldıkları, 12.11.1992 tarihli karar ile üzerlerine atılı suçlardan beraatlerine karar verildiği, verilen kararın davacılar yönünden 09.01.2012 tarihinde kesinleştiği, kesinleşmiş kararın davacılara tebliğ edilmediği anlaşılmaktadır. 466 sayılı Kanun’un açık düzenlemesi uyarınca, sanığın gerek yokluğunda gerekse yüzüne karşı hükmolunan beraat kararının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olup, Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.01.2014 tarihli, 2013/9-202 esas, 2014/11 karar sayılı kararı) Mevcut tazminat davası 16.01.2012 tarihinde açılmış olup, tazminata konu ceza davasında kesinleşen beraat kararının davacılara tebliğ edilmediği anlaşıldığından, davanın 466 sayılı Kanun uyarınca üç aylık yasal sürede açıldığı,”

gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi karar vermiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de davalı … vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 26.11.2015 tarihli ve 2856 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1132-878 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 10.04.2017 tarih ve 168-2933 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Davacılar … ve … vekillerince 16.01.2012 havale tarihli dilekçeler ile; davacıların Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesinde adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhafefet suçları ile adam öldürme suçuna teşebbüsten yargılandıkları, davacı …’nin 12.03.1981 tarihinde tutuklanıp 21.06.1984 tarihinde tahliye edildiği, davacı …’in ise 29.09.1981 tarihinde tutuklanıp 01.05.1984 tarihinde tahliye edildiği, yokluklarında beraat kararı verildiği, kesinleşmiş mahkeme kararlarının kendilerine tebliğ edilmediği belirtilerek yasal faiziyle birlikte davacı … için 31.000 TL, davacı … için 25.000 TL manevi tazminat talebinde bulunulduğu,

Naip hâkim tarafından düzenlenen 05.12.2012 havale tarihli inceleme raporunda; ilgili evrakın Mahkemesinden istendiği, gelen cevabi yazı ile evrakın incelenmesinde, davacı …’ın 12.03.1981 tarihinde tutuklanıp 21.06.1984 tarihinde tahliye edildiği, davacı …’in ise 29.09.1981 tarihinde tutuklanıp 01.05.1984 tarihinde tahliye edildiği, davacıların atılı suçlardan 12.11.1992 tarihinde beraat ettiği, beraat kararının 09.01.2012 tarihinde kesinleştiği yönünde açıklamaların yer aldığı,

Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.11.1992 tarihli ve 18-163 sayılı onaylı karar örneğine göre; adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçları ile adam öldürme suçuna teşebbüsten sanık (davacı) …’ın 12.03.1981-21.06.1984 tarihleri arasında, sanık (davacı) …’nin ise 29.09.1981-01.05.1984 tarihleri arasında tutuklu kaldıkları, 12.11.1992 tarihinde yokluklarında delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, karar üzerinde; kararın davacılar vekiline 09.01.2012 tarihinde, katılana 28.12.1992 tarihinde tebliğ edildiği, davacılar vekilinin 09.01.2012 tarihli dilekçesi ile kararı temyiz etmeyeceklerini bildirerek kararın kesinleştirilmesini talep ettiği, kararın 09.01.2012 tarihinde kesinleştiği yönünde şerh bulunduğu,

Anlaşılmaktadır.

466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliğine değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir. hükmü yer almıştır.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun’un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli ve 20759 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir. hükmüne yer verilmiştir.

Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile;Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. şeklinde değiştirilmiştir.

Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesi ile 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanun’un 6. maddesindeki;

“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.

(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.”

hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden uygulanmaya devam edecektir.

Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı (mülga) Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun’un 1. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;

2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;

3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;

4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;

5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;

6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;

7. Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir.”

Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür.

Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak kanun ile düzenleme yapılması hâlinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Yakalama ve tutuklamanın haksızlığını giderici bir müessese olan tazminat sisteminin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır.

Hâkimlerin hukuki sorumluluklarını düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 46. maddesindeki genel kuralın tazminatın dayanağı olduğu görüşü şahsi kusur teorisini açıklamış, haksız yakalanan veya tutuklanan kişilere ödenen paranın tazminat değil devletin bu kişilere yardımı olduğunu ileri süren görüş de yardım teorisini ortaya koymuştur. Risk teorisi ise; toplumda herkesin kanun dışı yakalanma veya tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmakla beraber, uygulamada ancak bazı kişilerin haksız olarak tutuklandığına, kamu düzeni faydası için bazı kimselerin zarar görebildiğine, bu zararın toplum tarafından giderilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Devletin kendisine organik olarak bağlı olan organlarının yaptığı işlemlerden doğan zarardan sorumluluğu da organ teorisi ile açıklanmıştır.

Haksız fiil teorisine göre ise, hukuk düzeninin uygun bulmadığı, hukuka, kanuna, örf ve adete aykırı olan zarar verici filler haksız filler olup tazminat isteme hakkını doğuracaktır. Haksız fiile dayanan sorumluluk hukukunda da; kişinin hukuka aykırı ve kusurlu eylemleri ile sebep olduğu zarardan sorumluluğunu ifade eden kusur ilkesi ve kusuru aranmaksızın sadece kendisinin zarara sebep olması hâlinde zarardan sorumluluğunu ifade eden sebebiyet ilkesi olarak iki ilke ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan, adalet hizmetinin yürütülmesi sırasında bir zarar doğmuşsa kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın devletin sorumlu tutulması gerektiği görüşü de kusursuz sorumluluk teorisi ile açıklanmıştır. Bu konuda öğretide “466 sayılı Kanun’da öngörülen maddi ve manevi tazminatlar, hâkimlerin görevlerini yaparken kasıtlı olmayan fakat hizmet kusuru olarak nitelendirilebilecek hatalı davranış ve kararları ya da ihmali hareketleri ile haksız yakalama veya tutuklamaya sebep olduklarının anlaşılması üzerine devletin objektif sorumluluğunun kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tazminatlardır” (Hasan Köroğlu, Haksız Tutuklama Tazminatı, Adil Yayınevi, Ankara 1996, s.21.) şeklinde görüş de mevcuttur.

466 sayılı Kanun’un gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre de;

“…Yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır.”

Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 tarihli ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanun’a dayalı tazminatlarda, her türlü sorunun, öncelikle bu Kanun normlarıyla çözümlenmesi gerektiği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı, fiilin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı vurgulanmıştır.

Haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarının hukukumuzdaki tarihsel süreci ve hukuki niteliğine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davalarında azami bir dava açma süresinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.

466 sayılı Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasında; “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmü yer almakta olup maddede belirtilen üç aylık dava açma süresinin, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmektedir.

Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir.

01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nunTazminat isteminin koşulları başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her hâlde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır.

818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun “Müruru zaman” başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her hâlde fiilin vukuundan itibaren on yıl; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Zamanaşımı başlıklı 72. maddesinde de, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi, söz konusu Kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır.

466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasası’nın “kişi hürriyeti ve güvenliği” ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen 19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre on yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanun’a göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir.

Nitekim Ceza Genel Kurulunun 07.02.2019 tarihli ve 634-76 sayılı, 13.11.2018 tarihli ve 768-528 sayılı, 30.10.2018 tarihli ve 772-487 sayılı, 23.02.2016 tarihli ve 582-85 sayılı, 06.05.2014 tarihli ve 141-229 sayılı, yine 06.05.2014 tarihli ve 122-231 sayılı kararlarında da beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren üç ay ve her hâlde kararın kesinleşmesinden itibaren on yıl içinde açılmayan tazminat davalarının süresinde açılmadığının kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Uygulamada, yoklukta verilen bazı beraat kararlarının uzun sayılabilecek süreler boyunca kesinleştirilemediği görülmektedir. Bu husus da, 466 sayılı Kanun uyarınca açılan tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığının tespiti açısından çözümü zor sorunlara yol açmakta, yukarıda sözü edilen üç aylık ve on yıllık sürelerin hesabında beraat hükmünün cezai anlamda kesinleştiği tarihin esas alınması bazı durumlarda hakkaniyete aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, yoklukta verilen beraat kararlarının cezai olarak kesinleşmesi haricinde hukuk davası niteliği ağır basan 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından ayrı bir kesinleşme tarihi kabul etmenin mümkün olup olmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bunun için de öncelikle, 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına ayrıntılı olarak değinilmesinde fayda vardır. 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında;

“…1964 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun’un on yıllık uygulaması, bu yasada yer alan tazminat isteme hakkının kullanılmasında karşılaşılan güçlükler nedeniyle ihtiyaçlara ve toplumsal gerçeklere göre işin ele alınması gerekliliğini ortaya koymuştur.

Her ne kadar yasanın ikinci maddesinin ilk fıkrasında, birinci maddedeki haksız tutuklama ve benzeri nedenlerle zarara uğrayanların, haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, yasa koyucu burada ilgilinin bilgi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kastetmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya istenmesi durumu ortaya çıkar ki, bu düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, yasadaki kesinleşmiş karar sözünü, ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir. Yokluğunda verilmiş bir kararın kendisine tebliğ edilmemesi hâlinde ilgilinin yasadan doğan tazminat isteme hakkını kullanması eylemli olarak olanaksız bir hâle gelecek ve ilgililer bu konuda, yasanın amacı dışında bir takım güçlüklerle karşılaşarak haklarından yoksun kalacaklardır.

Böyle olunca, 466 sayılı Kanun’daki üç aylık başvurma süresinin tebliğ tarihinden, yani beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten başlatılması gerekir. Çünkü başvurma, ilgilinin hakkındaki kararın kesinleştiğini öğrenmesi ile mümkün olacaktır. Bu nedenlerle bir süre tutuklu kalıp salıverildikten sonra yokluğunda verilen berat hükümlerinin anılan Kanun uygulaması yönünden mahkemelerce sanıklara tebliği zorunludur.

Öte yandan beraat kararlarının Yargıtayca onanması halinde ve CMUK’nun 322. maddesi uyarınca Yargıtayın davanın esasına hükmederek doğrudan doğruya beraat kararı vermesi durumunda bu kararların yerel mahkemelerce ilgililerine tebliğ edilmesi gerektiği kabul edilmiştir.”

şeklinde gerekçelere yer verilmiş olup bu karar gereğince; yasa dışı yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat verilmesi hakkındaki 466 sayılı Kanun’un uygulanması yönünden, yerel mahkemelerce sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile Yargıtayca onanan ya da 1412 sayılı (mülga) CMUK’nın 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekmekte olup 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde öngörülen 3 aylık süre de bu tebliğle başlayacaktır.

466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davasının açılması, ilgili kişi hakkındaki beraat kararının kesinleşmesi ile mümkün olacaktır. Verildiği tarih itibarıyla temyiz kanun yoluna tabi olan beraat kararları yüze karşı verilmiş ise verildiği tarihten itibaren, yoklukta verilmiş ise yapılan tebliğden itibaren temyiz için öngörülen sürenin temyize başvurulmadan geçirilmesi ya da ilgilinin temyize başvurma hakkından feragat etmesi durumunda kesinleşecektir. Temyiz edilen beraat kararları ise Yargıtay tarafından onandığı tarih itibarıyla kesinleşmiş olacaktır. Her ne kadar 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı içtihadı birleştirme kararında sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararlarının tebliği ile 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde öngörülen üç aylık sürenin başlayacağı belirtilmiş ise de 466 sayılı Kanun’un 2. maddesi uyarınca beraat kararının kesinleşmesinden itibaren üç aylık süre içinde tazminat istenebilecek olması, içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde de üç aylık sürenin beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten itibaren başlatılması gerektiğinin vurgulanması karşısında, kesinleşmemiş bir karar açısından dava açılamayacağından üç aylık sürenin başlangıcının yoklukta verilen beraat kararının tebliği ile değil tebliğden sonra kanun yoluna başvurma süresinin sona erip hükmün kesinleşmesinden itibaren başlayacağı izahtan varestedir.

Öte yandan, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemeye hakkı olan kişilerin haklarındaki davanın akıbetini takip etmek için gerekli özeni gösterme yükümlülüklerinin olduğu, bu yükümlülük kapsamında haklarında verilen kararları takip konusunda gerekli özeni göstermeleri gerektiği kabul edilmelidir. İlgililerin kararları takip konusunda gerekli özeni göstermedikleri durumlarda makul bir süre sonunda yoklukta verilen beraat kararları 466 sayılı Kanun gereğince açılacak tazminat davaları açısından kesinleştirilmiş sayılmalıdır. Böyle bir çözüm, yoklukta verilip de tebliğ edilmeyen ya da edilemeyen ve cezai anlamda uzun yıllar boyunca kesinleştirilemeyen beraat kararlarının sanık ya da müdafisince/vekilince mahkemeye müracaatla tebliğinin sağlanıp kesinleştirilmesinden sonra 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” şeklindeki emredici düzenlemeye aykırı olacak şekilde 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davaları açılmak suretiyle söz konusu Kanun’da düzenlenen tazminat isteme hakkının kötüye kullanılmasının önüne geçeceği gibi Maliye Hazinesinin hak sahibi hayatta olduğu sürece tazminat tehdidi altında kalması belirsizliğini de bertaraf edecektir. Bu bağlamda, üç aylık bir sürenin makul bir süre olacağı, yoklukta verilen beraat kararlarının bu süre içinde kesinleştirilemediği durumlarda söz konusu kararların 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından verildiği tarihten itibaren üç ayın sonunda kesinleştirilmiş sayılması gerektiği, bu üç aylık süreden sonraki cezai anlamdaki kesinleştirmelerin 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından hüküm ifade etmeyeceği, üç ayın sonunda kesinleştirilmiş sayılan bu kararların sanığa ya da vekiline tebliği durumunda 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde öngörülen üç aylık sürenin bu tebliğden itibaren başlayacağı, bahse konu davaların her hâlde yoklukta verilen beraat kararının verildiği tarihten üç ay sonrasında kesinleştirilmiş sayılmasından itibaren on yıl içinde açılması gerektiği kabul edilmelidir. Bununla birlikte, yoklukta verilen beraat kararlarının verildiği tarihten itibaren üç ay sonrasında kesinleştirilmiş sayılması yalnızca, 1982 Anayasası’nın 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile değişik 19. maddesinin son fıkrasındaki uğranılan zararların tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceğine ilişkin düzenleme de gözetildiğinde hukuk davası yönü ağır basan 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından söz konusu olacak olup bu kesinleştirilmiş sayılma beraat kararının cezai yönden kesinleştirilmesi anlamına da gelmeyecektir.

Bireysel başvurunun süresinde olup olmadığına ilişkin Anayasa Mahkemesince verilen 25.02.2016 tarihli ve 2013/4690 başvuru numaralı kararda da; başvurucuların bireysel başvuruda bulunmak için davalarını takip etmekte gerekli özeni gösterme yükümlülüklerinin olduğu, bu yükümlülük kapsamında ilk derece mahkemesine ulaşan nihai kararın gerekçesini öğrenme konusunda gerekli özeni göstermeleri gerektiği, ceza yargılamalarında nihai kararın tebliğ edilmediği durumlarda kararın derece mahkemesine ulaşmasından ve gerekçesinin erişilebilir olmasından sonra özen yükümlülüğü kapsamında makul bir süre içinde gerekçeyi öğrenmelerinin bekleneceği belirtilerek bu kapsamdaki makul sürenin üç ay olduğu, otuz günlük bireysel başvuru süresinin de üç aylık sürenin sona ermesinden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçları ile adam öldürme suçuna teşebbüsten sanık konumunda olan davacı …’ın 12.03.1981-21.06.1984 tarihleri arasında, …’nin ise 29.09.1981-01.05.1984 tarihleri arasında tutuklu kaldıkları, Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 12.11.1992 tarih ve 18-163 sayı ile yokluklarında delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, gerekçeli karar üzerinde kararın davacılar vekiline 09.01.2012 tarihinde tebliğ edildiği, davacılar vekilinin 09.01.2012 tarihli dilekçesi ile kararları temyiz etmeyeceklerini bildirerek kararların kesinleştirilmesini talep ettiği ve kararların 09.01.2012 tarihinde kesinleştiği yönünde şerh bulunduğu, davacılar vekillerince 16.01.2012 havale tarihli dilekçeler ile de uyuşmazlık konusu davaların açıldığı anlaşılmakla; 12.11.1992 tarihinde yokluklarında verilen beraat kararlarının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde kesinleştirilememesi nedeniyle söz konusu beraat kararları 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları yönünden 11.02.1993 tarihinde kesinleştirilmiş sayıldığından bu üç aylık sürenin geçmesinden sonra gerçekleşen 09.01.2012 tarihli cezai anlamdaki kesinleştirmenin 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları yönünden hüküm ifade etmeyeceği, uyuşmazlık konusu davaların ise beraat hükümlerinin kesinleştirilmiş sayıldığı 11.02.1993 tarihinden itibaren on yıllık süre geçtikten sonra 09.01.2012 tarihinde açılması karşısında, beraat hükümlerinin anılan davalar yönünden kesinleştirilmiş sayıldığı tarihten itibaren on yıl içinde açılmayan tazminat davalarının süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabullerine karar verilmesi isabetli değildir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Sonuç:

Açıklanan nedenlerle;

1- Bitlis 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.11.2014 tarihli ve 276-332 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.06.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Kayseri Ceza Avukatı

Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Kayseri ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.