Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi: İş Kazası Sonucu SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu

Hizmetlerimiz

Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi: İş Kazası Sonucu SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu Edilmesi - Kayseri İş Hukuku Avukatı - Kayseri İşçi Avukatı – Kayseri Sosyal Güvenlik Hukuku Avukatı – Avukat Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu

Süresinde bildirilmeyen sigortalılıktan doğan sorumluluk – Madde 23

Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenir.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri tutarı, 21 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir.

4 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında sigortalı olduğu halde, 8 inci maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen süre içerisinde bildirimde bulunmayanlara, bildirimde bulunulmayan sürede meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, analık halleri sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri Kurumca ödenmez.

Madde Gerekçesi

Süresinde bildirilmeyen sigortalıların sigorta yardımları ile sağlık hizmetlerinin Kurumca sağlanacağı, ancak bu durumda işverenin yükümlülüklerinin ne olacağı açıklanmıştır.

Sigortalılığın Süresinde Bildirilmemesi: İş Kazası Sonucu SGK Ödemeleri Nedeniyle İşverene Rücu Edilebilir mi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2015/3939 Karar No: 2019/1211 Karar Tarihi: 26.11.2019

Mahkemesi: İş Mahkemesi

Taraflar arasındaki rücu davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.02.2013 tarihli ve 2012/92 E., 2013/156 K. sayılı karar davacı … vekili ile davalılar …, … ve… Elektrik Dağıtım A.Ş. vekilleri tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 21.01.2014 tarihli ve 2013/6507 E., 2014/901 K. sayılı kararı ile:

“…Dava, 23.12.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu vefat eden sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirlerden oluşan kurum zararının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10., 26. ve 87. maddeleri uyarınca rücuen tazmini istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davacı kurumun tüm, davalıların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 9, 10, 26 ve 87. maddeleri olup, Mahkemece, davalılara %70, sigortalıya %30 kusur veren rapora itibar edilerek, davalı işveren şirketin 506 sayılı Kanun’un 10. maddesine göre sorumlu olduğu, buna göre sigortalının kusurunun yarısının işveren kusuruna eklenmesi halinde işveren kusurunun %85 olacağı, tazminatın müteselsilen tahsili talep edilmekle, davalıların %85 kusur oranına göre kurum zararından sorumlu oldukları tartışılarak, talep gibi davanın kabulüne karar verilmiştir.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde ilgililerin sigorta yardımları Kurumca sağlanır…

Ancak, yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurumca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22’nci maddede sözü geçen tarifeye göre hesabedilecek sermaye değerleri tutarı, 26’ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir.

506 sayılı Kanunun 10. maddesine göre sorumluluk; kusursuzluk ilkesine dayanır. İş kazasında işverenin hiç kusuru olmasa bile, şayet sigortalının işe girişi süresinde Kuruma bildirilmemişse, Kurumca yapılan sosyal sigorta yardımlarından 10. maddeye göre sorumlu tutulması gerekir.

İşverenin, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesine dayalı tazmin sorumluluğunun sınırlarının belirlenmesinde; kendisinin kusurlu olup olmaması etkili bulunmakta, işverenin kusursuz bulunduğu durumlarda, ilk peşin sermaye değerli gelir miktarı olarak ortaya çıkan tazminat miktarından, Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddeleri uyarınca, % 50’den aşağı olmamak üzere indirim yapılarak, işverenin sorumlu olduğu tazminat tutarının belirlenmesi gerekmektedir.

İşverenin, 506 sayılı Kanunun 26. maddesi yanında 10. maddesi uyarınca da sorumlu tutulması gerektiğinin tespiti halinde ise, işverenin %100 kusurlu olduğu kabul edilerek, hesaplanacak maddi tazminat miktarından, Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca sigortalının kusurunun %50’sinden az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılarak, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.

Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında, davalı işveren… İnşaat Elekt. Tic Ltd. Şti. hakkında 506 sayılı Kanun’un 9 ve 10. maddeleri kapsamında değerlendirme yapılarak sorumlu olunan tazminat tutarının belirlenmesi gereği gözetilmeksizin, hatalı değerlendirme sonucu davalıların %85 karşılığı kurum zararından sorumlu olduğu tartışılarak yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalılar avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, rücu istemine ilişkindir.

Davacı … (SGK) vekili; sigortalı Rıfat Aslan’ın davalı… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti unvanlı iş yerinde çalışırken 23.12.2005 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu hayatını kaybettiğini, işverenin sigortalıya ait işe giriş bildirgesini vermediğini ve bildirim yapmadığını, bu nedenle 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesi gereğince sorumlu olduğunu, ayrıca söz konusu iş kazası nedeniyle yapılan ceza yargılamasında …, … ve …’ın kusurları bulunması nedeniyle ceza aldıklarını ileri sürerek Kurum tarafından hak sahiplerine bağlanan 47.919.08TL peşin sermaye değerli gelirin fazlaya dair hakkı saklı kalmak kaydıyla şimdilik 23.959.54TL’sinin tahsis onay tarihi olan 29.06.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilsen tahsilini talep etmiştir.

Davalı … ve… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti.; …’ın… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti’nin yetkilisi olduğunu, yetkiliye karşı tazminat istemli dava açılamayacağını, kaza sonucu vefat eden Rıfat Aslan’ın aslında Esat Aslan tarafından görevlendirildiğini ve bu nedenle 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında sorumluluğun oluşamayacağını, ayrıca elektrik direklerinin dikilmesi ile ilgili ihale makamının… Elektrik Dağıtım A.Ş. (MEDAŞ) olduğunu ve tüm davalıların kusuru oranında sorumlu tutulması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalılar …, … ve … vekili; iş kazasının 23.12.2005 tarihinde elektrik direği dikimi sırasında meydana geldiğini, Medaş ile… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti. arasında kazanın meydana geldiği bölgeye gerilim hattı çekilmesi ve elektrik direklerinin yenilenmesi ile ilgili olarak sözleşme imzalandığını, sigortalı Rıfat Aslan’ın davalı… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti.’nin çalışanı olduğunu, müvekkillerinin ise Medaş çalışanı olduğunu, iş kazasının meydana gelmesinde hiçbir etkilerinin olmadığını, bütün sorumluluklarını yerine getirdiklerini ve kusurlarının bulunmadığını, iş kazasının meydana geldiği çalışma sahasında elektriğin tamamen kesildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı MEDAŞ vekili; davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını, 30.10.2009 tarihinde müvekkil şirketin hisse devir sözleşmesi ile özelleştiğini ve bu davada Tedaş’ın davalı olması gerektiğini bu nedenle husumet itirazında bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davalı işveren… İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti. tarafından sigortalının işe giriş bildirgesinin 506 sayılı Kanun’un 9. maddesinde düzenlenen sürede davacı Kuruma verilmeyip iş kazası olduktan sonra düzenlenmesi nedeniyle davalı şirketin meydana gelen kazada 506 sayılı Kanun’un 10. maddesine göre sorumlu olduğunu, buna göre sigortalının kusurunun yarısının işveren kusuruna eklenmesinin gerektiği, sigortalının %30 kusurunun yarısının işveren kusuruna eklenmesi hâlinde işveren kusurunun %85 olacağı, rücuya esas miktarın müteselsilen tahsili talep edilmekle davalıların %85 kusur oranına göre 40.731,21TL ilk peşin sermaye değerli gelirden sorumlu olduğu ancak davacının talebi ile bağlı kalınarak 23.959,54TL peşin sermaye değerli gelir alacağının tahsis onay tarihi olan 29.06.2011 tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

Davacı … vekili ile davalılar …, … ve MEDAŞ vekilleri tarafından temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece; somut olayda zarar gören işçinin kusurunun %30 olarak belirlendiği, bu kusurun %50’sinin %15’e tekabül ettiği, kalan %85’lik kusura isabet eden zarar bakımından rücu olanağının mevcut olduğu, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 50 ve 51. maddesinde düzenlenen haksız fiilden doğan zarardan birden çok kişinin sorumluluğunun Kanun’dan doğan müteselsil borçluluk hâllerinden biri olduğu, haksız fiilden zarar gören kişinin, müteselsil sorumlulardan her birinden tazminat borcunun tamamını veya bir kısmını ifa etmelerini talep etme imkanı bulunduğunu, kendi iç ilişkilerinde fazla ödenen miktar için rücu imkanının her zaman bulunduğu gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalılar …, … ve MEDAŞ vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 23.12.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası nedeniyle 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında işverenin sorumluluğuna gidilen rücu davasında, diğer davalılar hakkında müştereken ve müteselsilen sorumluluk göz önüne alındığında işverenle birlikte işverene atfedilen tüm kusurdan sorumlu olduklarına dair hüküm kurulmasının doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Sigortasız işçi çalıştırılmasının hukuki yaptırımı; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 9 ve 10. maddeleri kapsamında düzenlenmiştir. Dava konusu uyuşmazlık 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi olmakla birlikte ilgili maddede bildirilmeyen sigortalılar için yapılacak işlem başlığı altında düzenlenen hükme göre;

“Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi halinde bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tesbit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde ilgililerin sigorta yardımları Kurumca sağlanır.

Sigortalı çalıştırmaya başlandığı Kuruma bildirilmiş veya bu husus Kurumca tesbit edilmiş olmakla beraber, yeniden işe alınan sigortalılardan, süresi içinde Kuruma bildirilmeyenler için de, iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hallerinde gerekli sigorta yardımları Kurumca sağlanır.

Ancak, yukarıdaki fıkralarda belirtilen sigorta olayları için Kurumca yapılan ve ilerde yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile, gelir bağlanırsa bu gelirlerin 22 nci maddede sözü geçen tarifeye göre hesabedilecek sermaye değerleri tutarı, 26 ncı maddede yazılı sorumluluk halleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir. 

Süresinde bildirilmeyen sigortalılıktan doğan sorumluluğun düzenlendiği 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi gereği işveren çalıştırdığı sigortalıya karşı sorumlu olmasa dahi, Kuruma karşı sorumlu olacaktır. Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde Kuruma bildirilmemesi hâlinde işveren, maddede belirtilen sigorta olaylarının (iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık) gerçekleşmesi ve Kurumun sigortalıya veya hak sahiplerine yardımda bulunması koşuluna bağlı olarak rücu davasına konu olan borçtan sorumlu olacaktır.

Kaçak işçi çalıştırma, işçinin sosyal güvenlik kapsamında haklarını elinden alırken, aynı zamanda vergi ve prim kaybına neden olmaktadır. Kanun koyucu, bunun önlenmesi için sigortasız işçi çalıştırmanın önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Kanundan kaynaklanan bu borç ile sosyal sigortanın korunması ve uğradığı zararın giderilmesi hedeflendiği gibi, işveren bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeye, yani işe giriş bildirgesi vermeye zorlanmakta, bu itibarla kayıt dışı çalışmanın önüne geçilmeye çalışılmaktadır (Başterzi, S., Yıldız, G.B.: “Sosyal Sigortalar Kurumunun İşverene Rücu Hakkı”, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu, İşveren Özel Eki, Eylül 2005, s. 3-22.). Ancak bildirimin kazadan önce ancak geç yapıldığı durumlarda, kayıt dışı istihdam bulunmadığından Kurumun 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi anlamında rücu hakkı doğmayacaktır.

Anayasa Mahkemesi 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi ile (5510 sayılı Kanun’un 23. maddesi) ilgili verdiği 20.05.1992 tarihli ve 1991/61 E., 1992/34 K. sayılı kararında “Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 10. maddesindeki işveren, işyerinde çalıştırdığı işçiyi yasal süresi içinde Kuruma bildirmeyen işverendir. Buna karşılık 26. maddedeki işveren ise bu yükümlülüğünü yerine getiren işverendir… 10. maddedeki işveren, işyerinde meydana gelen sigorta olayından doğan zararı, kusurlu olsun olmasın Kuruma ödemekle yükümlüdür. 26. maddedeki işveren ise, ancak kasdı, işçilerin sağlığını koruma ya da iş güvenliği ile ilgili kurallara aykırı davranışı veya suç sayılır bir eylemi sonucunda, işyerinde meydana gelen sigorta olayından doğan zararı kusuru oranında Kuruma karşı tazminle yükümlüdür. Yasa koyucunun, her iki madde kapsamına giren işverenler yönünden, ayrı hukuksal durumları ayrı kurallara bağlı tutmasında, eşitlik ilkesine aykırılık bulunmamaktadır… İşyerinde çalıştırdığı işçiyi bildirmeyen (kaçak işçi çalıştıran) işveren, doğal olarak prim ödeme yükümlülüğünü de yerine getirmemektedir. Çalıştırdığı işçiyi bildirmeyen işverenin işyerindeki işçiler de sosyal güvenlik hakkından yararlandırılmaktadır. Bu durumda, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun önceden elde ettiği gelir (prim) kaynaklarından yapmış olduğu sosyal yardım harcamalarını bildirim yükümlülüğünü yerine getirmemiş işverenden istemesi, sosyal sigorta sisteminin gereğidir.” şeklinde konuya açıklama getirmiştir.

Sigortalı çalıştırmaya başlandığının süresi içinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile Kuruma bildirilmemesi hâlinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının Kurumca tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık hâllerinde ilgililere Kurumca yapılan ve ileride yapılması gerekli bulunan her türlü masrafların tutarı ile gelir bağlanırsa bu gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri tutarı, 506 sayılı Kanun’un 26. maddesinin birinci fıkrasında yazılı sorumluluk hâlleri aranmaksızın, işverene ayrıca ödettirilir. Burada işverenin kusurlu olması şartı aranmaz. İşveren zararlandırıcı sigorta olayından dolayı değil, bildirim yükümlülüğüne aykırı davrandığı için sorumlu tutulur. İşveren ister kusurlu olsun ister kusursuz olsun, 10. madde kapsamında bildirge vermediği için sorumludur.

Somut olayda, Özel Daire ile mahkeme arasında işveren açısından 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında kusursuz sorumluluğun, diğer davalılar hakkında ise 506 sayılı Kanun’un 26. maddesi kapsamında kusurlu sorumluğun uygulanacağı noktasında ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında, davalı işverenin %100 oranında sorumlu tutulup hesaplanacak maddi tazminat miktarından, 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44. maddeleri (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md.51-52.) uyarınca sigortalının kusurunun %50’sinden az olmamak üzere hakkaniyet indiriminin yapılmasından sonra geriye kalan miktardan tüm davalıların müştereken ve müteselsilin mi sorumlu olacağı ya da işveren dışındaki diğer davalıların 506 sayılı Kanun’un 26. maddesi gereği sadece toplam kusur oranından mı sorumlu olacağı noktasının açıklanması gerekmektedir.

Müteselsil Sorumluluk

Bu durumda müteselsil sorumluluğun açıklanmasında fayda vardır.

Müteselsil borçluluk bir irade beyanı veya kanun hükmü dolayısıyla bir edimin birden ziyade borçlulardan her birinin tamamını ifa etmekle yükümlü bulunduğu, alacaklının ise tamamını ancak bir defa ifa etmek üzere edimi borçlulardan dilediği birinden talep etmeye yetkili olduğu ve borçlulardan birinin ifası veya ifa yerini tutan fiiliyle diğerlerinin bu oranda alacaklıya karşı borçtan kurtulacakları bir birlikte borçluluk hâlidir (Akıntürk, T.: Müteselsil Borçluluk, Ankara 1971, s. 35).

Müteselsil borçluluğun kaynakları, diğer bir ifadeyle birden fazla borçlular arasında teselsül ilişkisinin hangi sebeplerden ileri geldiği, 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 141. maddesinde düzenlenmiştir. Maddeye göre;

Alacaklıya karşı, her biri borcun mecmuundan mesul olmağı iltizam ettiklerini beyan eden müteaddit borçlular arasında teselsül vardır.

Böyle bir beyanın fıkdanı halinde teselsül ancak kanunun tayin ettiği hallerde olur”.

Benzer düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 162. maddesinde de yer almıştır. İlgili maddede yer alan düzenlemeye göre;

“Birden çok borçludan her biri, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiğini bildirirse, müteselsil borçluluk doğar.

Böyle bir bildirim yoksa, müteselsil borçluluk ancak kanunda öngörülen hâllerde doğar.”

Görüldüğü üzere hem 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 141. maddesinde hem de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 162. maddesinde müteselsil borçluluğu doğuran iki kaynak kabul edilmiştir. Bunlardan ilki birinci fıkra uyarınca irade beyanı ile meydana gelen, “iradeden” kaynaklanan müteselsil borçluluk, diğeri ise ikinci fıkrada belirtildiği üzere kanunun öngördüğü hâllerde ortaya çıkan “kanundan” kaynaklanan müteselsil borçluluktur.

Kanundan kaynaklanan teselsül müteselsil borçluluğun doğrudan doğruya bir kanundan kaynaklanması hâlidir. Diğer bir ifadeyle bizzat kanun koyucu tarafından öngörülen müteselsil borçluluk durumudur.

Kanundan kaynaklanan müteselsil borçluluk hâllerinden biri de 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 50 ve 51. maddeleri ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 61 ve 62. maddelerinde düzenlenen müteselsil sorumluluk hâlidir. Kanun koyucu birden fazla kimselerin müşterek kusurlarıyla bir zarara sebebiyet vermeleri hâlinde, bu kimselerin zarara uğrayana karşı müteselsilen sorumlu olmalarını öngörmüştür.

Birden çok kişi aynı zarardan aynı sebepten veya çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu olabilir. Bu durum iki veya daha çok kişinin şahsında sorumluluğun ya da herhangi bir tazminat yükümlülüğünün şartlarının gerçekleşmesi hâlinde söz konusu olur. Buna göre birden çok kişi aynı zarara birlikte sebep olabilecekleri gibi, çeşitli nedenlerle de sebep olabilirler. İkinci hâlde sorumlulardan yalnız biri söz konusu zarara sebebiyet verirken, diğeri sebebiyet vermediği böyle bir zararı başka bir nedenle tazmin zorunda kalabilir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 21. Baskı, Ankara 2017, s. 831).

Yukarıda söylenenlere uygun olarak müteselsil sorumluluk üç hâlde doğabilir. Birinci hâlde, zarar verenlerden her birinin ayrı ayrı sorumlu olduğu iki veya daha fazla sebep bir araya gelmekte ve bu suretle zararlı sonucu meydana getirmektedir.

İkinci hâlde ise zarar, iki veya daha çok sebepten değil, hukuken önem taşıyan bir tek sebepten doğmaktadır. Ancak burada hukuk düzeni bu tek sebep için iki ayrı kişiyi sorumlu tutmaktadır.

Üçüncü hâlde ise, zarar yine bir tek sebepten meydana gelmekle birlikte, sorumluluk hukukuna göre bu zarardan sadece bir kişi sorumlu olmaktadır. Ancak, zarar veren yanında üçüncü bir kişi de bir sözleşme gereğince söz konusu zararı gidermeyi (sorumluluğu) üzerine almaktadır (Eren, s. 831-832).

Aynı zarardan dolayı birden çok kişinin zarar görene karşı sorumluluğu, hukuk politikası açısından üç ayrı şekilde düzenlenebilir. Bunlar sorumlulukların paylaştırılması, sorumlulukların toplanması ve sorumlulukların yarışmasıdır.

Sorumlulukların paylaştırılmasında, aynı zarardan sorumlu olan birden çok kişinin kısmî sorumluluğu söz konusu olur. Burada zarar verenlerden her biri, zarara sebep olduğu oranda sorumludur.

Sorumlulukların toplanmasında, birden çok kişiden her biri, diğerinden bağımsız olarak zararın tamamından sorumludur. Zarar gören, uğradığı zararı sorumluların her birinden ayrı ayrı talep eder. Birinin zararı tazmin etmesi, diğerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Burada zarar verenlerin sorumlulukları, toplanmaktadır.

Son olarak taleplerin yarışmasında tazminat yükümlülerinden her biri zarar görene karşı, diğer yükümlü veya yükümlüler tarafından zararın tamamı tazmin edilinceye kadar sorumludur. Tazminat yükümlülerinden her biri, sanki zarara tek başına sebebiyet vermiş gibi, zararın tamamı tazmin edilinceye kadar bundan sorumlu olur. Taleplerin yarışmasında zarar bir defa tazmin edilir. Ancak zarar görenin zararı tazmin edilinceye kadar zarar verenlerin tamamı bundan sorumlu olur.

Taleplerin yarışması sisteminde zarar görene ayrıcalık tanınmakta, ona sorumluların tamamına ve dilediğine dava açma hakkı tanınmaktadır.

Tazminat yükümlülerinden biri zararı tazmin ettiği oranda diğerleri de sorumluluktan kurtulmaktadır. Zararın tamamı tazmin edilirse, sorumluluğun tamamı, bir kısmı tazmin edilirse, o kısmı sona erer. Bu bakımdan, taleplerin yarışması ilkesi borcu sona erdirici bir niteliğe sahiptir. Burada zarar gören uğramış olduğu zarardan daha fazla tazminat alamaz, zarar bir defa tazmin edilir. Bu niteliği itibariyle de taleplerin yarışması, zarar görenin sebepsiz zenginleşmesini önler. Zira burada zenginleşme yasağı geçerlidir. Sorumlulukların (taleplerin) yarışmasına müteselsil sorumluluk da denir (Eren, s. 832).

Türk hukukunda hakim olan ilke, taleplerin yarışması ilkesidir.

Müteselsil sorumluluk, hem maddi zararın hem de manevi zararın tazmininde söz konusu olur. Birden çok kişinin bir zarardan sorumlu olması için bu zararın tek ve aynı zarar olması gerekir. Bölünemeyen, zarar verenlerden her birine paylaştırılması mümkün olmayan zarara tek zarar denilir. Buna karşılık, zarar verenlerden her biri, bağımsız bir zarara neden olmuş veya zararın tespiti mümkün bir kısmına sebep olmuşsa, müteselsil sorumluluk değil, kısmi sorumluluk söz konusu olur. Bu taktirde zarar verenlerden her biri, sebep olduğu zararı veya kısmi zararı tazmin eder (Eren, s. 833).

Az yukarıda da belirtildiği üzere, müteselsil sorumluluğu doğuran sebepler 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 50. maddesinde ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesinde ortaya konulmuştur.

818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun “Müteselsil mesuliyet” ana başlığı altında, “Haksız fiil halinde” alt başlığını taşıyan 50. maddesinin birinci cümlesi “Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer’an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar.” şeklinde düzenlenmiştir.

Benzer açıklama 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Müteselsil sorumluluk” ana başlığı altında, “Dış ilişkide” alt başlığını taşıyan 61. maddesinde de yer almaktadır. Madde; “Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır.” düzenlemesini içermektedir.

Daha öncede ifade edildiği gibi, müteselsil sorumluluk aynı sebebe dayanabileceği gibi değişik sebeplere de dayanabilir.

Müteselsil sorumluluğu doğuran sebeplerden ilki, birden çok kişinin aynı zarara birlikte sebep olmalarıdır. Buna göre doğan zarar aynı sebebe dayanmaktadır.

Müteselsil sorumluluğu doğuran “aynı sebep” veya “birlikte sebep” kusur olabileceği gibi, sözleşme veya kanun da olabilir (Eren, s. 834).

Aynı zarara birlikte sebep olunmasından doğan müteselsil sorumluluk da kendi içinde üç başlık altında incelenebilir.

Bunlardan ilki birden çok kişinin kusuruna, dolayısıyla kusur sorumluluğuna dayanan tazminat yükümlülüğüdür. Ancak bu tazminat yükümlülüğünde de kusur ikiye ayrılır. Birincisi “ortak kusur sorumluluğu”, diğeri ise “bağımsız kusur sorumluluğu”dur.

Ortak kusur sorumluluğuna dayanan tazminat yükümlülüğü; birden çok kişi aralarında önceden veya en geç olay sırasında anlaşarak, bilerek, isteyerek ya da en azından birbirlerinin davranışından haberdar olarak haksız bir fiille zarara sebep oldukları taktirde, ortak kusur sorumluluğu söz konusu olur. Ortak kusur şartının varlığı, birden çok zarar verende birlikte davranma iradesinin bulunmasına bağlıdır. Bu, kasta veya ihmale dayanabilir.

Birden çok kişinin ortak kusur sorumluluğunun doğması için üç şartın bir arada bulunması gerekir. Bunlar; zarara birlikte sebep olma, ortak kusur ve tek zarar şartlarıdır. Ortak illiyet, yarışan illiyet ve seçimlik illiyet hâllerinde birlikte sebep olma şartı gerçekleşmiş olur (Eren, s. 834).

Bağımsız kusur sorumluluğuna dayanan tazminat yükümlülüğü; burada zarar verenlerin her birisinin kusurlu davranışı bulunmaktadır ve bu davranış nedeniyle zarara sebep olmaktadırlar. Ancak aralarında bir işbirliği bulunmamaktadır. Bağımsız kusurun bulunduğu bu durumun da 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 61. maddesine göre aynı sebepten doğan müteselsil sorumluluk sayılması gerekir.

Zira burada da zarar verenlerin her biri, kusurlarıyla aynı zarara birlikte sebebiyet vermekte, dolayısıyla zararın sebebini birden çok kişinin kusuru oluşturmaktadır. Bağımsız da olsa her bir kusur, meydana gelen zararın kısmi sebebini teşkil etmekte, sonuçta kısmi kusurlar birlikte bir zarara sebebiyet vermektedir (Eren, s. 838).

Aynı zarara birlikte sebep olunmasından doğan müteselsil sorumluluğun ikinci başlığı, birden çok kişinin kusursuz sorumluluğuna dayanan tazminat yükümlülüğüdür. Burada birden çok zarar veren vardır ve aynı ya da değişik türden kusursuz sorumluluk durumuna göre tazminat ödeme yükümlülüğü altına girerler.

Aynı zarara birlikte sebep olunmasından doğan müteselsil sorumluluğun son başlığı ise, sözleşme sorumluluğuna dayanan tazminat yükümlülüğüdür.

Bu hâllerde de birden çok kişi gerçekleşen zararı müteselsil sorumluluk esasına göre tazmin etmek zorundadır (Eren, s. 838). Burada taraflar kendi aralarında bir sözleşme imzalar ve bu sözleşmede müteselsil sorumluluk esasının uygulanacağını kararlaştırır iseler, sözleşmeye aykırılığın ortaya çıkması durumunda müteselsil sorumluluk doğar. Bu durum aynı zamanda kanundan kaynaklanan nedenler dolayısıyla yapılan sözleşmeler için de geçerlidir. Yani bu tür sözleşmelerde de sorumluluk sözleşmeden doğabilir.

Aynı zararı doğuran çeşitli sebepler, kusur sorumluluğu (haksız fiil), sözleşme ve kusursuz sorumluluk (kanun) olabilir. Bu suretle, birden çok zarar verenden biri, aynı zararı haksız fiil, diğeri sözleşme, bir başkası da özen veya tehlike sorumluluğuna göre tazmin zorundadır (Eren, s. 839).

Müteselsil sorumluluk iki ilkeyi beraberinde getirir. Bu ilkelerden birisi zarar verenle zarar gören arasındaki ilişki, diğer bir anlatımla dış ilişki (BK md.50, TBK md.61); ikincisi ise zarar verenler arasındaki ilişki, diğer bir anlatımla iç ilişkidir (TBK md.62).

Zarar gören ile zarar veren arasındaki ilişkiyi düzenleyen dış ilişki müteselsil sorumluluğun ilk ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Müteselsil sorumluluk, zarar görene diğer borç ilişkilerine oranla zarar verenler karşısında daha güçlü ve ayrıcalıklı bir durum sağlar. Buna göre, zarar gören tazminatın tamamını, dilediği taktirde zarar verenlerin tamamından talep edebileceği gibi, bir kısmından veya sadece birinden de talep edebilir (Eren, s. 840).

Diğer bir ifadeyle alacaklı, borçluların hepsini birden takip veya dava edebileceği gibi, bunların içinden dilediği birini veya bir kaçını da takip veya dava edebilir. İşte alacaklının, borçlulardan dilediğini ya da dilediklerini ifa istemine muhatap tutabilmesi, onun bir seçim hakkına sahip bulunduğunu gösterir. Alacaklının bu hakkı borç tamamen ödeninceye kadar devam eder. Bu durumda kişilerin yarışmasından (Personenkonkurenz) bahsedilir (Antalya, G.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt II, İstanbul 2017, s. 545).

Alacaklının, ifayı borçluların birinden istemesi ya da yalnız onu dava etmesi veya ifaya mahkûm ettirmesi, diğer borçluları borçtan kurtarmaya yetmez. Diğer borçluları ifa yükümünden kurtaran şey, ifa istemine muhatap olan borçlunun ifada bulunmasıdır; sadece mahkûm olması değil! Kısaca, alacaklı, borçlulardan birini takip veya dava ettikten, hatta onu mahkûm ettirdikten sonra bile -ifayı tamamen elde etmedikçe- diğer borçlulara başvurmak hakkını muhafaza eder.

Tazminatın tamamının zarar verenlerden yalnız birisine karşı açılan davada talep edebilmesi, zarar görene ispat ve tahsil kolaylığı sağlar. Buna göre, zarar gören tazminat davasını en sağlam ispat araçlarına sahip olduğu zarar verene karşı açabileceği gibi, böyle bir davayı, tazminatı ödeme gücü en fazla olan zarar verene karşı da açabilir. Bu sayede zarar gören zarar verenlerden her birini ayrı ayrı dava edip, sayısız zahmetlere katlanacağı yerde, tamamı aleyhine açacağı bir tek dava ile de kolayca sonuca ulaşabilir. Keza, zarar görenin, tazminat alacağının bir kısmını, bir zarar verenden, diğer kısmını da diğer zarar verenden istemesi mümkündür. Ancak, burada “tek zarar, tek tazminat ilkesi” geçerli olduğundan, tazminat ödeme borcu, zarar verenlerden biri tarafından yerine getirildiği oranda sona erer. Zarar verenlerden biri, tazminatın tamamını ödediği taktirde, borç ortadan kalkar, dolayısıyla, zarar gören böyle bir hâlde artık diğer zarar verenlerden tazminat talep edemez (Eren, s. 840).

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Borçluların sorumluluğu” başlıklı 163. maddesinin 1. fıkrasına göre (BK 142/1. maddesi); “…Alacaklı, borcun tamamının veya bir kısmının ifasını, dilerse borçluların hepsinden, dilerse yalnız birinden isteyebilir.

Bu maddede zarar görenin zarar karşılığı isteyeceği tazminatın nasıl ve ne miktarda talep edebileceği belirtilmiştir.

Aynı Kanun’un 163. maddesinin 2. fıkrasına göre ise (BK 142/2. maddesi); “Borçluların sorumluluğu, borcun tamamı ödeninceye kadar devam eder.” şeklindeki düzenleme ile borcun ancak tamamen ödenmesi ile son bulacağına vurgu yapılmış; “Borcun sona ermesi” başlıklı 166. maddesindeki hüküm ile de bu durum desteklenmiştir;

Borçlulardan biri, ifa veya takasla borcun tamamını veya bir kısmını sona erdirmişse, bu oranda diğer borçluları da borçtan kurtarmış olur.

Borçlulardan biri, alacaklıya ifada bulunmaksızın borçtan kurtulmuşsa, diğer borçlular bundan, ancak durumun veya borcun niteliğinin elverdiği ölçüde yararlanabilirler.

Alacaklının borçlulardan biriyle yaptığı ibra sözleşmesi, diğer borçluları da ibra edilen borçlunun iç ilişkideki borca katılma payı oranında borçtan kurtarır.”

Müteselsil sorumluluğun getirdiği ikinci ilke, zarar verenler arasındaki ilişki, diğer bir anlatımla iç ilişkidir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 62. maddesi iç ilişkiyi düzenlemiştir. Bu maddeye göre tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahiptir ve zarar görenin haklarına halef olur ve buradaki rücuda teselsül değil, pay esası geçerlidir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 62. maddesi, sorumluluk hukuku yönünden bir rücu düzeni öngörmüştür. Aynı Kanun’un 167. maddesi ise, sözleşmeye dayalı müteselsil borçlarda rücu düzenini belirlemiştir. Aynı husus Karayolları Trafik Kanunu 88/2. maddesinde de araç işletenin sorumluluğu yönünden düzenlenmiştir.

Müteselsil sorumlulukta sorumluların birbirlerine karşı rücu ilişkisinde göz önünde tutulacak ilkeler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 62/I. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre “Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur.” Kusur, hafif ihmalden başlayarak en ağır şekli olan kasta doğru bir yükselme gösterir. Rücu ilişkisinde kasten zarar veren ihmali ile zarar verene oranla daha yüksek bir paya sahip olur. Birlikte zarar verenlerin yarattıkları tehlikenin yoğunluğundan amaç, onların davranış, faaliyet veya işletmelerinin zararlı sonucun doğmasındaki etkinlik ve elverişlilik derecesidir (Eren, s. 844).

Zarar görenin zararını tazmin eden müteselsil sorumlu, giderdiği tazminatı kendi üzerinde mi taşıyacaktır; taşımayacaksa yerine getirdiği tazminatı diğer müteselsil sorumlularla mı paylaşacaktır: paylaşacaksa hangi oranda soruları, müteselsil sorumluların iç ilişkisinin konusunu teşkil eder (Antalya, s. 553). Bu sorulara ilişkin olarak; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil borçlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olacağı hükmünü getirmiştir (Antalya, s. 554).

İç ilişki, rücu ilişkisidir. Yani tazminat borcunun ortaya çıkmasına neden olan sorumluların birbirleri ile olan ilişkisidir. Rücu ilişkisinden doğan hak ise rücu hakkıdır.

Rücu, kendisine veya başkasına ait bir borç ifa ederek alacaklıyı tatmin eden kişinin, alacaklıya yaptığı edanın tamamını veya bir kısmını başka kişiden talep etmesidir.

Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip olur (Antalya, s. 554).

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 165. maddesine göre (BK md.144) müteselsil sorumlulardan birisi kendi davranışı ile diğer müteselsil sorumluların durumunu ağırlaştıramaz.

Kanun koyucu bir borçlunun, diğerlerinin durumunu ağırlaştırmaması gerekliliğinin özel bir uygulaması olarak, durumu birlikte sorumlu olduğu diğer kişilere bildirme yükümlülüğü öngörmüştür.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 73. maddesinde kendisinden tazminat istenen kişiye, bu durumu birlikte sorumlu olduğu kişilere bildirim yükü getirilmiştir. Kendisinden tazminat istenen kişi bu bildirim yükümlülüğünü yerine getirmezse zamanaşımı, bu bildirimin dürüstlük kurallarına göre yapılabileceği tarihten itibaren başlayacaktır (Antalya, s. 553).

Bununla birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 167. maddesinin 3. fıkrası ile de borçlulardan birisinden tahsil edilemeyen bir tazminat miktarının bulunması durumunda bu miktarı diğer borçlular payları oranın da üstlenmekle yükümlü olurlar.

İç ilişkide sorumluluk, müteselsil sorumluluk olarak kabul edilmez. Burada herkes kendi kusur oranı doğrultusunda sorumlu olur. Bu sorumluluk dağılırken kişilerin yarattığı tehlike ile kusurun ağırlığı önem taşır. Ödemeyi yapan sorumlu eğer kendisinin ödemesi gereken miktardan daha fazlasını ödemek zorunda kalır ise zarar görene o oranda halef olur.

Yukarıdaki bilgiler ışığında; somut olayda sigortalı 23.12.2005 tarihinde enerji nakil hattı altında vinçli iş makinesi ile elektrik direği ile ilgili çalışırken direk tepesinin yukarıdan geçen gerilim hattına dokunması sonucu iş kazası geçirerek vefat etmiş ve olayın meydana gelmesinde davalı …-AL-İS İnş. Elektrik Tic. Ltd. Şti.’nin (davalı işveren) %50, MEDAŞ’ın %14, MEDAŞ işçisi …’ın %2, MEDAŞ işçisi …’ın %2, MEDAŞ işçisi …’nın %2, dava dışı sigortalının %30 oranında kusurlu olduğu belirlenmiştir. Ancak davalı işveren 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında dava dışı sigortalı Rıfat Aslan’ın işe giriş bildirgesini süresinde vermediği için %100 kusurlu olduğu kabul edilip, dava dışı sigortalının kusur oranının %30 olması nedeniyle yarısına tekabül eden %15’lik kısmın ise %100 kusurdan indirilmesi sonucu davalı işveren %85 kusurlu olarak bu oran miktarı ile Kurumun talep ettiği rücuya esas miktardan sorumlu tutulmalıdır. Diğer davalılar ise 506 sayılı Kanun’un 26. maddesi gereği kusurları oranında sorumlu olup, müteselsil sorumluluk gereği dava dışı sigortalının %30 kusuru dışında kalan %70 kusurdan sorumludur.

Bu ayrım noktasında davalı işverene 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi kapsamında yüklenen %85 kusur oranından diğer davalıların sorumlu olup olmayacağına değinmek gerekir. 506 sayılı Kanun’un 10. maddesi bir nevi işverenin kaçak işçi çalıştırma olgusunun önüne geçmek amacıyla getirilen yaptırım olup, iş kazasının oluşumunda etkili değildir. İşveren, iş kazasının gerçekleşmesinde kusuru bulunsun veya bulunmasın 10. maddeye göre, sigortalının sosyal güvenlik hakkını ihlal ettiği gibi, Devletin dolayısıyla Kurumun da zararına hareket etmektedir. Müteselsil sorumluluk yukarıdaki kısımlarda açıklanmakla birlikte, her ne kadar davacı Kurum vekili dava dilekçesinde tüm davalıların müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu belirtmiş ise de, Kanun koyucunun amacı meydana gelen iş kazasından işvereni kusurlu olduğu için değil bildirim yükümlülüğünü yerine getirmediği için sorumlu tutmaktır. Bu madde kapsamında sorumlu tutulan işverene izafe edilen tüm kusurdan, diğer davalıların sorumlu tutulması mümkün değildir. Çünkü diğer davalılar 506 sayılı Kanun’un 26. maddesi gereği kusurlu sorumluluk kapsamında sorumlu olup, kaçak işçi çalıştıran işverene bir nevi yaptırım amacıyla düzenlenen 10. maddeye göre işverene ait tüm kusurdan sorumlu tutulmaları hukuka uygun değildir.

Mahkemece yapılacak iş, tüm davalıların %70 oranında Kurum zararından müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu, bakiye kalan %15 oranında Kurum zararından ise münhasıran davalı işverenin sorumlu olduğunu kabul ederek, buna göre karar vermekten ibarettir.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davalılar …, … ve MEDAŞ vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 26.11.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

İş hukuku ve sosyal güvenlik hukukuna ilişkin dava ve uyuşmazlıklarda taleplerin etkili bir biçimde ileri sürülmesi ve hak kaybına uğramamak için iş hukuku alanında deneyimli bir avukattan hukuki destek alınması faydalı olacaktır.  Kayseri iş hukuku avukatı kadromuz, iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku alanında 15 yılı aşan deneyimi ile güncel mevzuat ve Yargıtay kararları çerçevesinde; ihbar tazminatı davası, kıdem tazminatı davası, işe iade davası, fazla mesai alacağı, ilave tediye alacağı ve benzer davaların açılması ve takibi, mobbing ve kötü niyet tazminatlarına ilişkin davaların açılması ve takibi, fazla mesai ücretleri ve yıllık ücretli izinlerin kullandırılması, hesaplanması ve tahsili davaları açılması ve takibi konuları başta olmak üzere -bunlarla sınırlı olmamak üzere- iş hukuku ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgili her türlü konuda müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Kayseri iş hukuku avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; iş hukuku ve sosyal güvenlik hukukuna ilişkin detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.