Suç Uydurma Suçu: İşlenmiş Bir Suçun Niteliğinin Değiştirilmesi Suretiyle İhbar Edilmesi

Hizmetlerimiz

Suç Uydurma Suçu: İşlenmiş Bir Suçun Niteliğinin Değiştirilmesi Suretiyle İhbar Edilmesi - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Yalan Beyan ve Suç Uydurma Suçu

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

Suç uydurma – Madde 271

(1) İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir.

Madde Gerekçesi

Madde, suç uydurma hâlini cezalandırmaktadır. Bu suretle adlî makamları gereksiz olarak işgal etmek veya yanlış yollara yönlendirerek gereksiz yere uğraştırmak cezalandırılmış olmaktadır.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan – Madde 206

(1) Bir resmi belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

Madde Gerekçesi

Madde, doktrinde “fikrî sahtecilik” olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette “doğruyu söylemek”le yükümleyen İtalyan Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur.

Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür.

Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir.

Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır.

İşlenmiş Suçun Niteliğinin Değiştirilmesi Suretiyle İhbar Edilmesi Nedeniyle Suç Uydurma Suçundan Ceza Verilmesi

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2015/45 Karar No: 2018/224 Karar Tarihi: 22.05.2018

Kararı veren Yargıtay Dairesi: 9. Ceza Dairesi

Mahkemesi: Asliye Ceza Mahkemesi

İçtihat Metni

Suç uydurma suçundan sanık …’nın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1, 50/1-a ve 52/2. maddeleri uyarınca 600 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Gönen Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02.06.2011 gün ve 22-136 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 31.03.2014 gün ve 9954-3740 sayı ile;

“…’ın zilyetliğinde olan ve içinde …’a ait sim kartın bulunduğu cep telefonunun …’ın aracına bıraktığı ceketinden çalındığı hâlde kolluğa müracaat edip telefonun kendisine ait olduğunu belirterek telefonu çay bahçesinde masada unutmuş olabileceğini veya düşürdüğünü beyan ederek şikâyetçi olan sanığın eyleminin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunu oluşturacağı, hukukî durumunun buna göre takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması”

nedeniyle, ceza miktarı itibarıyla kazanılmış hakkın saklı tutulması suretiyle bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.05.2014 gün ve 279110 sayı ile;

“……’ın babasından aldığı ve kendi kullanımında bulunan cep telefonunu arkadaşı …’ın aracına koyduğu ancak daha sonra araca geri döndüğünde telefonunun araçtan alındığını ve bulamadığını ancak emniyete herhangi bir müracaatta bulunmadığını söylemesi üzerine sanık …’nın 17.09.2010 tarihinde Gönen Polis Merkezi Amirliğine başvuruda bulunarak kendisine ait telefonu çay bahçesinde otururken unuttuğunu daha sonra çay bahçesine gittiğinde telefonu bulamadığını ve telefonunun muhtemelen çalındığını ileri sürerek telefonunun bulunmasını ve tarafına teslim edilmesini istediğini bildirmekten ibaret eyleminde,

Sanık …, arkadaşı …’a ait bulunan cep telefonunun kendisine ait olduğunu ve çay bahçesinde unuttuğunu, muhtemelen çalındığını bildirerek gerçeğe aykırı olarak o anda işlenmeyen bir suçun işlendiği şeklinde yetkili makamlara ihbar ettiği, sanık …’in kendisine ait cep telefonu çalınmadığı hâlde çalındığı şeklinde bildirimde bulunmasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1. maddesinde yazılı suç uydurma suçunu oluşturduğu,

Bunun dışında Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu, failin resmi belgeyi düzenleme yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunması suretiyle işlenmektedir. Bu durumda resmi belge düzenleyen kamu görevlisi kendisinin belge düzenlemek için sorduğu sorulara sanığın, gerçeğe aykırı nitelikte beyanlarda bulunmasıyla suç oluşmaktadır.

Maddi olayda, görevli memurun resen herhangi bir belge düzenlemesi söz konusu değildir. Kamu görevlisinin talep üzerine düzenlediği bir belge de bulunmamaktadır. Sanık gerçeğe aykırı nitelikteki müracaatını emniyet görevlilerine bildirmiştir. Görevlilere karşı kimlik bilgisi, ikametgâh, mal varlığı, geliri ve kendisine sorulan herhangi bir konuda gerçeğe aykırı beyanda bulunmamıştır. Sanık yalnızca kendisine ait bulunmayan cep telefonunun kendisine ait olduğunu ve çalındığını bildirerek suç uydurmuştur. Sanığın arkadaşı …’e ait olan telefonun önceden çalındığı konusunda bir bilgisinin bulunmadığı, aynı cep telefonuyla ilgili ikinci çalıntı başvurusunun soruşturma sonucunda ortaya çıktığı ve dosya kapsamından sanığın eyleminin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271/1. maddesinde yazılı suç uydurma suçunu oluşturduğu…”

görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 20.11.2014 gün, 5030-11737 sayı ile, itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin suç uydurma suçunu mu, yoksa resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

13.09.2010 tarihinde tanık …’ın cep telefonunda tanık …’a ait sim kartın takılı olduğu, tanık …’in bu telefonu tanık İsmail’in ceketinin cebine koyduktan sonra adı geçenlerin söz konusu cep telefonu ve ceketi otomobilde bırakarak düğüne gittikleri, otomobile geri döndüklerinde ise ceketle beraber cep telefonunun çalınmış olduğunu gördükleri,

Bu olayla ilgili olarak herhangi bir müracaatta bulunulmadığı aşamada tanık …’in olayı arkadaşı sanık …’ya anlattığı, bunun üzerine sanık …’in, 17.09.2010 tarihinde Gönen Polis Merkezi Amirliğine giderek söz konusu telefonun kendisine ait olduğunu ve 16.09.2010 tarihinde saat 20.00 ile 21.00 arasında Saklıbahçe çay bahçesinde oturduğu sırada kaybettiğini, durumu fark etmesi üzerine çay bahçesine geri dönüp garsonlara sorduğu hâlde bulamadığını ve telefonun bulunarak tarafına teslimini istediğini beyan ederek başvuruda bulunduğu, bu başvuru üzerine Gönen Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2010/1746 sayılı soruşturmada 19.10.2010 tarihinde savcılıkta şikâyetçi sıfatıyla ifadesi alınan sanık …’in, cep telefonunu çay bahçesinde oturduğu masada unuttuğunu, muhtemelen birisinin de bu cep telefonunu çaldığı şeklinde benzer beyanda bulunduğu,

Tanıklar … ve İsmail’in de 21.09.2010 tarihinde Gönen Cumhuriyet Başsavcılığına başvurup 13.09.2010 tarihinde park hâlindeki otomobilden kendilerine ait cep telefonunun, sim kartın ve ceketin çalındığını beyan etmeleri üzerine aynı olayla ilgili olarak farklı bir Cumhuriyet savcısı tarafından 2010/1682 sayılı ayrı soruşturma yürütüldüğü,

2010/1746 sayılı soruşturmada ifadesine başvurulan tanık …’ın, suça konu cep telefonunun ilk sahibi olduğunu, telefonu sanık …’e değil tanık …’in babasına sattığını, tanık …’in telefonu kaybetmesi üzerine sanık …’in “benim adliyede tanıdıklarım var, ben o telefonu buldururum” dediğini duyduğunu beyan etmesi üzerine yürütülen soruşturma sonucunda sanık … hakkında suç uydurma suçundan kamu davası açıldığı, tanık … hakkında ise bu suça azmettirmeden kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Tanık …; 13.09.2010 tarihinde cep telefonunun çalınmasından bir süre sonra bu konuyu sanık …’e anlattığını, sanık …’in ise “benim tanıdığım çok polis var, ben bu işi hallederim, sen merak etme” dediğini, daha sonra sanık …’in bu telefonu kendisi kaybetmiş gibi polis merkezine müracaatta bulunduğunu öğrendiğini, ancak kendisinin sanık …’e “ben savcılıktan, emniyet müdürlüğünden korkarım, telefonun çalınmış gibi sen müracaatta bulun” şeklinde bir söz sarf etmediğini, zaten bu olay nedeniyle savcılığa bizzat müracaatta bulunduğunu,

Tanık …; söz konusu telefonu tanık …’in babasına satmasından bir süre sonra tanık …’in kendisini arayıp telefonun çalındığını, savcılığa başvurduğunu, ayrıca sanık …’in emniyette tanıdıkları olduğundan onun da başvuruda bulunacağını söylediğini,

İfade etmişlerdir.

Sanık … soruşturmada; tanık Emre’nin beyanlarının doğru olduğunu, aslında kendisinin tanık Emre’den telefon satın almadığını ve bu telefonu çay bahçesinde unutmadığını, arkadaşı olan tanık …’in, emniyet ve savcılıktan korktuğunu söyleyerek “sen, benim yerime beyanda bulun, telefon çalınmış gibi olayları anlat” demesi üzerine kolluk ve savcılıkta bahse konu şekilde ifade verdiğini,

Kovuşturmada önceki ifadesinden farklı olarak; arkadaşı tanık …’e yardımcı olmak için müracaatta bulunduğunu, suç işleme kastının olmadığını,

Savunmuştur.

Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan ve suç uydurma suçları üzerinde durulması gerekmektedir.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Kamu güvenine karşı suçlar” bölümündeki 206. maddede; Bir resmî belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. biçiminde düzenlenmiştir.

Maddenin gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre;

“Madde, doktrinde ‘fikrî sahtecilik’ olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette ‘doğruyu söylemek’le yükümleyen İtalyan Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur.

Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür.

Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir.

Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır.”

Bu suçun oluşabilmesi için, yalan beyanın resmi belge düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisine yapılmış olması gerekmektedir. Resmi bir belgenin düzenlenmesi sırasında beyanda bulunacak kişinin gerçeği söyleme zorunluluğu vardır. Kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmi belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olması, bir başka ifadeyle beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmaması şarttır. Kişinin beyanı yeterli olmayıp bu beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılması zorunluysa ve bu araştırma sonunda bildirimin gerçeğe uygun olmadığı belirlenirse, kişinin beyanına itibar edilemeyeceğinden ve kişinin beyanını içeren belge, ispat aracı olarak kullanılamayacağından, anılan maddedeki suç oluşmayacaktır.

Bununla birlikte suçun oluşması için kişinin beyanda bulunması yeterli olmayıp bu beyan üzerine kamu görevlisi tarafından bir belgenin de düzenlenmesi gerekmektedir.

Yargısal kararlarda ve öğretide; kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmi belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olduğu, bir başka anlatımla beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmayıp 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesindeki suçun oluştuğu durumlara örnek olarak;

1- Kişinin, İl Çevre Müdürlüğünce düzenlenen idari para cezasının tahsilini engellemek için düzenlenen idari para ceza tutanağında adresini gerçeğe aykırı şekilde beyan etmesi,

2- Borçlu kişinin, haciz tutanağında kendisine ait malları üçüncü kişiye ait gibi beyan etmesi,

3- Hakkında trafik ceza tutanağı düzenlenecek kişinin, kendisine benzeyen başka bir kimsenin fotoğrafı bulunan sürücü belgesini trafik polisine göstermesi, belgedeki fotoğrafın kişiye benzemesi nedeniyle bu beyanın doğruluğunu araştırma zorunluluğu bulunmayan trafik görevlisince sürücü belgesi sahibi adına trafik ceza tutanağı tanzim edilmesi.

Öğretideki görüşlere ve konuya ilişkin yargısal kararlara göre, bu suçta temel alınan husus; kamu görevlisi tarafından delil aranmaksızın, başkaca herhangi bir araştırma, inceleme ve işlem yapılmaksızın, doğrudan doğruya hukuki sonuç doğuracak ve ispat aracı oluşturacak nitelikte resmi belgenin düzenlenmesine dayanak alınan beyanlardır. Yalan beyanın doğrudan hukuki sonuç doğurmadığı, delil aracı oluşturmadığı hallerde ya da kamu görevlisinin görevi gereği bu beyanın gerçeğe uygunluğunu araştırıp, doğruluğuna kanaat getirdiği takdirde hukuki sonuç doğuran resmi belgeyi düzenlemesi, aksi durumda beyanı reddetmesi gerekiyorsa anılan suç oluşmayacaktır.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunun koruduğu hukuki yarar kamu güveni olup suçun mağduru toplumu oluşturan herkestir.

Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu genel norm niteliğinde olup eylem ayrıca yalan tanıklık, iftira gibi başka bir suçun unsurlarını oluşturmakta ise o suçtan mahkûmiyet hükmü tesis edilmelidir (Veli Özer Özbek-M. Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Baskı, Ankara 2015, s. 828; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Baskı, Ankara, 2015, s. 681).

Suç uydurma suçu ise; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun  “Adliyeye karşı suçlar” bölümündeki 271. maddesinin birinci fıkrasında; İşlenmediğini bildiği bir suçu, yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar eden ya da işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerini soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uyduran kimseye üç yıla kadar hapis cezası verilir.” biçiminde düzenlenmiştir.

Suç uydurma suçu ile, adlî makamların gereksiz olarak işgal edilmesi veya yanlış yollara yönlendirilerek boşuna uğraştırılması eylemleri yaptırım altına alınmıştır. Böylece adlî makamların yıpratılıp itibar kaybına uğraması önlenmek istenmiştir.

Bu suç, belirli bir kimseye isnat yöneltilmeden, işlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi ihbar edilmesi veya işlenmeyen bir suçun delil veya emarelerinin soruşturma yapılmasını sağlayacak biçimde uydurulması suretiyle işlenmektedir. Bu anlamda, söz konusu suç tipinde, uydurulan suçun ceza hukuku açısından suç olması gerekmektedir. Kabahat veya diğer hukuk dallarına ilişkin olan, örneğin bir idari soruşturma veya yaptırımı gerektiren eylemin uydurulması bu suça vücut vermeyecektir. Buna göre, suç uydurma suçunda yetkili makamlara bildirilen fiilin suç teşkil eden bir eylem olması gerekmektedir.

İhbar veya uydurma hareketlerinin gerçekleştirilmesi ile tamamlanan bu suçun iki tür işleniş biçimi bulunmakta olup fiilin, ihbar suretiyle işlenmesine şekli suç uydurma, delil veya emarelerini uydurmak suretiyle işlenmesine ise maddi suç uydurma denilmektedir. Söz konusu suçun unsurlarını; işlenmemiş bir suçun olması, suç duyurusunun kanuni tipte belirtilen makamlara yapılması ve uydurulan suçun belli bir kimseye isnat edilmemesi olarak saymak mümkündür.

Suç uydurma suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Neticesini bilerek, isteyerek ihbarda bulunma ya da delil veya emare uydurma iradesi suçun manevi unsurudur. Bu suçun manevi unsuru bakımından doğrudan ve genel kastın bulunması yeterli olup failin suçu işleme nedeninin, maksadının veya saikinin bir önemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu suçta özel kast aranmamaktadır.

Uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, bir suçun gerçek işlenme biçiminden farklı olarak ihbar edilmesi durumunda, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271. maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin irdelenmesi gerekmektedir.

Doktrinde, örneğin hırsızlığın, yağma olarak ihbarında olduğu gibi gerçekte işlenmiş bir suçun fail tarafından niteliği değiştirilmek suretiyle ihbar edilmesi hâlinde suç uydurma suçu oluşacağı kabul edilmektedir (Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara-2009, Cilt: 5, s. 5470; Zeki Hafızoğulları-Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, Ankara, 2016, s. 152).

Yine benzer şekilde, ihbar edilen suçun aydınlatılması bakımından, fiilen gerçekleşen suça ilişkin maddi gerçeğe ulaşılması için yapılacakların dışında başka işlemlerin de yapılmasının gerekmesi, başka bir deyişle fail tarafından eklenen gerçeğe aykırılık nedeniyle başka soruşturma işlemleri yapılmasının gerekli olması hâlinde, suçla korunan hukuki yarardan hareketle suç uydurma suçunun oluşacağı belirtilmektedir (Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 14. Baskı, Ankara 2017, s. 1165).

Diğer taraftan, işlenen bir suçun mağduru, işlenme şekli, yeri, zamanı gibi hususların farklı bildirilmesi durumunda, esas itibarıyla gerçekte işlenmemiş yeni bir suç ihbar edilmektedir. Zira bu nitelikteki bir bildirimde konusu ve tarafları farklı olan bambaşka bir suç asılsız olarak ihbar edilmektedir. Şu hâlde somut olayın özelliklerine göre, ortada gerçekte işlenmiş bir suç olmakla birlikte, ihbarda bulunulurken söz konusu suçun işlenme biçiminin özünü farklı yansıtacak nitelikte değişiklikler ve eklemeler yapılması durumunda, ihbar ve şikâyet hakkının kötüye kullanılması, yapılan ihbarın yeni bir suça ilişkin olması ve yapılan bu asılsız ihbar nedeniyle ek soruşturma işlemlerinin yapılacak olması birlikte değerlendirildiğinde; suç uydurma suçunun oluştuğunun kabulü gerekmektedir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için “farklı neviden fikri içtima” ve “görünüşte içtima” kavramlarına da değinmekte fayda bulunmaktadır.

Farklı neviden fikri içtima; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 44. maddesinde; İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup bu hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde “non bis in idem” kuralı gereğince bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, “erime sistemi”ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir.

Görünüşte içtima ise, çeşitli normların aynı fiille ilgili görünmelerine rağmen, aslında bunlardan yalnız birinin uygulanabilmesidir (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 167). Görünüşte içtima kanunda düzenlenmemiştir, ancak ceza normlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görülen çeşitli normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğundan, kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine yer vermesi gerekmemektedir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara Eylül 2015, 8. Bası, s. 519).

Görünüşte içtima hâlinde gerçekte sadece bir norm ihlal edilmekte olup diğer normların ihlâli sadece görünüştedir. Çünkü suç tiplerine ilişkin normların hepsi fiilin haksızlık muhtevasını tümü ile kapsamakla beraber gerçekte uygulanacak olan norm, haksızlık muhtevası itibarıyla diğer normları da tüketmekte, tüm normlar haksızlık ilişkisi bakımından tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, normlardan sadece biri gerçekte uygulanma kabiliyetine sahiptir (Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 73-74).

Görünüşte içtima hâllerinde hangi hükmün uygulanması gerektiği, “tüketen-tüketilen norm ilişkisi”, “yardımcı (tali) normun sonralığı” ve “özel normun önceliği” gibi ilkelere göre belirlenmektedir.

Bir ceza normu bir veya daha fazla başka ceza normlarını bünyesine almış ise “tüketen-tüketilen norm ilişkisinden” söz edilir. Bu durumda normları bünyesine alan ceza normu, diğer normları tüketmektedir. Bu takdirde fiile sadece tüketen norm uygulanabilecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 42. maddesinde tanımlanmış olan “bileşik suç” tüketen-tüketilen norm ilişkisinin tipik görünümlerinden birisidir. Örneğin; yağma suçu, hırsızlık ve cebir/tehdit suçlarını bünyesinde barındırmakta, başka bir anlatımla o suçları tüketmektedir.

Yardımcı (tali) normlar da, asli normlarla benzer hukuki yararları koruyan normlardır. Bu tür normlar, asli normların tatbik edilemeyeceği durumlarda kanunda boşluk oluşmasını engellemek amacıyla getirilmiş düzenlemelerdir. Asli-yardımcı norm ilişkisinin olduğu durumda fiile yardımcı norm değil asli norm uygulanacaktır. Bir normun yardımcı norm mu asli norm mu olduğunun, asli normun uygulanamadığı yerlerde başvurulan bir norm olmasından anlaşılması bir yana, düzenleme içinde, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde“, “kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında” ve “eylemin başka bir suç oluşturmaması halinde gibi ifadelerin yer alıp almamasına göre de belirlenmekte, bu gibi ifadelerin yer aldığı normların yardımcı norm olduğu kabul edilmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257 ve 261. maddelerinde de benzer ifadeler bulunduğundan bu maddelerle getirilen hükümlerin yardımcı norm niteliğinde oldukları kabul edilebilir.

Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli halleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (M. Emin Artuk-A. Gökçen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685-686; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s. 520). Örneğin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince Türk Ceza Kanunu’nun 247. maddesi değil Bankacılık Kanununun ilgili hükmü uygulanmalıdır.

Fikri içtima ve görünüşte içtima ile ilgili bu açıklamalardan sonra işlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi gerçeğe aykırı olarak ihbar edilmesi durumunda resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan ve suç uydurma suçları arasındaki içtima meselesine gelince;

İşlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara işlenmiş gibi gerçeğe aykırı olarak ihbar edilmesi durumunda hem 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271. maddesinde düzenlenen suç uydurma, hem de aynı Kanunun 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçlarının oluşabileceğinden söz etmek mümkündür. Ancak fiilin belirtilen işleniş şekli bakımından her iki suç tipi arasında genel norm-özel norm ilişkisi bulunmaktadır. Gerçekten de Türk Ceza Kanunu’nun 206. maddesinde genel olarak her türlü yalan beyanın, TCK’nın 271. maddesinde ise daha özel biçimde bir suçun işlendiği konusundaki yalan beyanın yaptırım altına alındığı görülmektedir. Bu nedenle yetkili makamlara bir suçun işlendiği konusunda gerçeğe aykırı olarak ihbarda bulunulması durumunda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca sadece 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271. maddesi uygulanmalıdır. Aksi takdirde, suç uydurma (TCK m. 271), yalan tanıklık (TCK m. 272), yalan yere yemin (TCK m. 275) gibi bir resmi belgenin düzenlenmesi esnasında yalan beyana dayalı tüm suçlarda faillerin özel suç düzenlemeleri yerine resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçundan sorumlu tutulmaları gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır ki, bunun kabulü mümkün değildir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Tanık …’in 13.09.2010 tarihinde düğünde olduğu sırada cep telefonunun otomobilden çalınması olayını kendisine anlatması üzerine sanık …’in 17.09.2010 tarihinde kolluğa başvurarak, söz konusu telefonun kendisine ait olduğunu ve 16.09.2010 tarihinde çay bahçesinde bulunduğu esnada telefonun kaybolduğunu, durumu fark etmesi üzerine çay bahçesine dönüp garsonlara sorduğu halde cep telefonunu bulamadığını ifade edip 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 160. maddesinde düzenlenen kaybolmuş veya hata sonucu ele geçirilmiş eşya üzerinde tasarruf etme suçu işlenmiş gibi ihbarda bulunduğu, bu başvuru üzerine yürütülen soruşturma sırasında savcılıkta alınan ifadesinde de telefonun çalınmış olabileceğini beyan ettiği olayda; sanık …’in, suça konu telefonun kendisine ait olduğunu ifade ederek olayın mağduru olduğunu belirtmesi ve suçun işlenme şekli, yeri ile zamanı gibi hususlarda olayı özünü değiştirecek nitelikte farklı anlatması karşısında, işlenmediğini bildiği yeni ve farklı bir suçu işlenmiş gibi ihbar ettiği, gerçeğe aykırı olarak yaptığı eklemeler nedeniyle başka soruşturma işlemlerinin yapıldığı, böylece adli makamların gereksiz yere işgal edildiği ve yanlış yollara yönlendirildiği anlaşıldığından; sanığın eyleminin suç uydurma suçunu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir.

Öte yandan, sanık …’in gerçeğe aykırı beyanı üzerine 16.09.2010 ve 19.10.2010 tarihli ifade tutanaklarının tanzim edilmiş olması nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 271. maddesinde düzenlenen suç uydurma suçunun yanı sıra aynı Kanunun 206. maddesinde düzenlenen resmi belgenin düzenlenmesinden yalan beyan suçunun oluştuğundan söz etmek mümkün ise de; TCK’nın 206. maddesinde genel olarak her türlü yalan beyanın, aynı Kanunun 271. maddesinde ise daha özel biçimde bir suçun işlendiği konusundaki yalan beyanın yaptırım altına alındığı nazara alındığında; TCK’nın 271. maddesinin, aynı Kanunun 206. maddesindeki düzenlemeye göre “özel norm” niteliğinde olup “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca sadece TCK’nın 271. maddesinin uygulanmasının mümkün olduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, usul ve kanuna uygun olan yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

Sonuç:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 31.03.2014 gün ve 9954-3740 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3- Usul ve kanuna uygun olan Gönen Asliye Ceza Mahkemesinin 02.06.2011 gün ve 22-136 sayılı mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA,

4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.05.2018 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Kayseri Ceza Avukatı

Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Kayseri ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.