Taksirli Suçlarda Şahsi Cezasızlık, Birden Fazla Kişinin Ölümüne Neden Olma Halinde Uygulanır mı

Hizmetlerimiz

Taksirli Suçlarda Şahsi Cezasızlık Hükümleri, Birden Fazla Kişinin Ölümüne Neden Olma Halinde Uygulanır mı - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Av. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu

Birden Fazla Kişinin Ölümüne Neden Olma Halinde Taksirli Suçlarda Şahsi Cezasızlık Hükümleri Uygulanır mı

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

Taksir – Madde 22

(1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır.

(2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.

(3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır; bu halde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.

(4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.

(5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir.

(6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir halinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir.

Taksirle öldürme – Madde 85

(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2017/436 Karar No: 2018/527 Karar Tarihi: 13.11.2018

Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 12. Ceza Dairesi

Mahkemesi: Ağır Ceza Mahkemesi

Özet: Asli kusurlu olarak oğlu N. ile birlikte ailevi yakınlığı bulunmayan İ.A.’nın ölümlerine, şikâyetçi olmayan İ.’nin de yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, oğlunun ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından ağır düzeyde etkilenip zarar gördüğünde ve mağdur olduğunda bir tereddüt bulunmamakta ise de aralarında ailevi bağ bulunmayan İ.A.’nın ölümünde de taksire dayalı kusurunun bulunması karşısında; eylemin neticelerinin faille ailevi yakınlığı olan ve olmayan kişilerin ölümlerine göre iki ayrı taksirle ölüme neden olma şeklinde bölünemeyeceği gözetilerek sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22/6. maddesinde düzenlenmiş olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına yasal imkân bulunmadığı kabul edilmelidir.

İçtihat Metni

Sanık … hakkında taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesince, 16.02.2011 tarih ve 319-65 sayı ile, ölüm neticeleri ayrı ayrı değerlendirilmek suretiyle, oğlu olan …’ın ölümünün münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı gerekçesiyle oğlunun ölümüne neden olmasından dolayı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, ailevi yakınlığının olmadığı …’nun ölümünden dolayı ise taksire dayalı kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmiştir.

Hükümlerin Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 10.06.2013 tarih ve 27674-15625 sayı ile;

“Sanığın demir doğrama ustası olduğu, … isimli komşusu ile …’in evinin çatısına demir sundurma döşeme konusunda anlaştıkları, olay günü sanığın oğlu … ve sanığın işçisi …’ın çatıda çalışmaya başladıkları, iş sahibinin ve sanığın komşusu olan …’nun yardım etmek amacı ile işe katıldığı, hep beraber demir doğramaları çatıya çektikleri sırada demirin elektrik tellerine temas etmesi sonucu her üç şahsın elektrik akımına kapıldıkları, sanığın oğlu … ve yardıma gelen …’nun öldükleri, …’ın yaralandığı ve şikâyetçi olmadığı olayda;

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22/6-1. cümlesinin uygulanabilmesi için taksirle hareket sonucu neden olunan neticenin, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi durumu bakımından artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması gerektiği, böyle bir netice ile birlikte başka bir neticenin de meydana gelmiş olması hâlinde anılan fıkra ile uygulama yapılamayacağı, ayrıca taksirli eylemden doğan neticelerin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı bakımından ise beraatine karar verilemeyeceği dikkate alınmadan, sanığın taksirli eylemi nedeniyle meydana gelen olay sonucu oğlunun ve kendilerine yardım eden diğer bir şahsın ölümüne sebebiyet veren sanık hakkında TCK’nın 85/2. maddesi gereğince mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin; eylemin bölünerek sanık hakkında oğlunun ölümü bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, …’nun ölümü bakımından sanığın taksirinin bulunmadığı gerekçesi ile yazılı şekilde beraatine karar verilmesi”

isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Direnme Kararı

Adana 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise 18.02.2014 tarih ve 413-86 sayı ile;

“Sanık …’ın evinin altında doğrama atölyesinde demir doğrama işi yaptığı, ölen oğlu …’ın da, yanında çalıştığı, ona yardım ettiği, olay günü sanık …’ın saat 17.00 sularında yan komşusu …’ün ikametinin çatı katına sundurma işi yaptırmak için komşusu …’ün aldığı 3 tane profil demiri kaynatmasını kendisinden istediği, kendisinin de bunu kabul ettiği ve yanında çalışan 16 yaşındaki oğlu … ile birlikte bu işi yapmak için komşusu …’ün evine gittiği, ancak kendisinin ikindi namazı için namaz kılmaya gittiği sırada, yanında çalışmayan ve kendisi ile hiç ilgisi olmayan komşularının oğlu ölen …’nun annesinin de yönlendirmesi ile aşağıda bulunan demir profilleri …’ın evin çatısına çıkaracağı sırada …’nun da yardım için…’in yanına geldiği ve birlikte demir profilleri evin çatısına çıkarırlarken, yakından geçen elektrik kablolarına demir profillerin temas etmesi sonucu sanığın oğlu … ile …’nun elektriğe kapılarak öldükleri anlaşılmış olup;

Somut olayda sanık …’ın, komşusu …’ün çatısına demir profillerin çıkartılması ve kaynak yapılması konusunda gerekli önlemleri almadığı ve bu konuda daha tecrübesiz olan genç yaştaki oğlu …’ın elektrik kablolarına demir profillerin teması ile ölümüne neden olmasında kusurlu olduğu; ancak TCK’nın 22/son maddesi gereğince mahkememizce bu eylem nedeni ile sanığa ceza verilmesinin hakkaniyete uygun düşmeyeceği ve daha fazla mağduriyetine ve acı çekmesine neden olacağından ceza verilmeye gerek görülmemiştir.

Diğer müteveffa …’nun, sanık …’ın işçisi olmadığı, kendisine ya da oğluna yardım etmesi konusunda herhangi bir yönlendirmesi ve telkini olmadığı, …’ın, demir profilleri çatıya çıkarması sırasında bunu gören komşularının …’e yardım etmesini istemeleri ve …’nın annesinin de bu yöndeki isteği üzerine sanık …’ın o anda namaz kılıyor olması ve onun bilgisi dışında …’a yardım etmeye çalışırken … ile birlikte elektriğe kapılıp öldükleri olayda, sanık …’ın taksirinin bulunamayacağı, zira yukarıda belirtildiği gibi bu yönde bir yönlendirme olmaması ve sanığın isteği ve bilgisi dışında gelip yardım ederken ölmesinde arada illiyet bağı kurmak mümkün değildir.

Kaldı ki, olayın geçtiği yer sanığın iş yeri değildir. Sanık …, müteveffa …’nun işvereni de değildir. Olayın geçtiği yerin sanığın iş yeri olmaması, sanığın geçici olarak komşusunun evine demir profili kaynağı yapmak için gelmiş olması, demir profillerin dama çıkartılması sırasında olayın meydana gelmesi ve bundan sanığın haberdar olmaması karşısında sanığa kusur izafe etmek kanaatimizce mümkün görülmemiştir.

Her ne kadar Yargıtay 12. Ceza Dairesince taksirle eylemden doğan neticenin bölünerek bir kısmı bakımından ceza verilmesine yer olmadığına, bir kısmı yönünden ise beraatine karar verilemeyeceği yönünde gerekçe ile mahkememiz kararı bozulmuş ise de, taksirle meydana gelen neticede her bir mağdur ya da maktul yönünden sanığın kusurlu hareketlerinin ayrı ayrı değerlendirilmesinde yasaya aykırılık olmadığı kanaatindeyiz. Burada oluşan netice bakımından sanıkla arasında bir illiyet bağının bulunması önem arz etmektedir. Sanığın, iş yeri olmayan, olay yerinde sanığın aktif kusuru da bulunmaksızın sanığa ya da başka birine yardım eden veya yardım etmeksizin orada bulunurken bir şekilde elektrik cereyanına kapılıp ölenden sanığı ya da orada çalışan başka birine nasıl kusur izafe edilemeyecek ise bilgisi dışında olay yerine gelip yardım etmeye çalışırken elektriğe kapılıp ölüm veya yaralanma meydana gelmesinde de sanığa kusur izafe etmek kanaatimizce mümkün görülmemiştir.”

gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi, oğlunun ölümünden dolayı sanığa ceza verilmesine yer olmadığına, …’nun ölümünden dolayı sanığın beraatine karar verilmiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 05.11.2014 tarihli ve 129797 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 713-790 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 13.03.2017 tarih ve 73-1881 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1- …’nun ölümünden dolayı sanığın taksire dayalı kusurunun olup olmadığının;

2- Kusurunun olduğu sonucuna ulaşılması hâlinde; taksirle, oğlunun ve ailevi yakınlığı bulunmayan …’nun ölümüne ve şikâyetçi olmayan bir kişinin de yaralanmasına neden olan sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının,

Belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

01.09.2009 tarihli olay yeri inceleme ve tespit tutanağında; olayın meydana geldiği binanın zemin katında mobilya işi üzerine çalışan bir iş yerinin olduğu, üstteki iki katın ikamet olarak kullanıldığı, teras kısmının açık olduğu ve bu kısma açılan bir kapı bulunduğu, teras kısmında elektrik malzemeleri, kaynak makinesi ve içinde el aletleri bulunan bir çantanın olduğu, teras katının etrafının duvarla çevrili olup iki binayı da birbirinden ayıran bir duvar bulunduğu, bu duvarın yanında zemin üzerinde baş kısmı bulvara, ayak kısmı terasa çıkan merdivenin bulunduğu kapı istikametine bakan bir erkek cesedinin sırtüstü yattığı, cesedin yanında 486 cm uzunluğunda profil demir bir direğin olduğu, direğin teras zeminine temas eden ucunun urganla bağlı olduğu, diğer ucunun ise teras duvarına dayandığı ve dışarıya doğru yaklaşık 120 cm uzandığı, direğin ucunun dayalı olduğu duvara yaklaşık 200 cm mesafeden 3 adet yüksek gerilim hattının geçtiği, profil demir direğin dışarı bakan ucunda elektrikle temas ettiği düşünülen yanma noktasının olduğu, yüksek gerilim hattına ait tellerden terasa yakın olanının alt tarafında temasa bağlı olduğu değerlendirilen kısmi deformasyon görüldüğü, ikametin damının yerden yüksekliğinin 710 cm olduğu, olay yerinde vefat eden şahsın sağ bacak arka kısmında, sağ kalça üst kısmında, sırt orta hattın sağ kısmında, sağ el içinde ve sağ bilek üstünde elektrik akımına bağlı yanık izlerinin olduğu yönünde tespitlere yer verildiği,

01.09.2009 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağına göre; olay yerinin …’e ait 2 katlı apartmanın üstündeki teras katı olduğu, teras katına girişte sağ yan tarafta cesedin baş kısmının yüksek gerilim hattına doğru, ayak kısmının kapı tarafına doğru olduğu ve sırtüstü yattığı, ölen kişi ile birlikte çalışan iki kişinin daha olay yerinde bulunduğu ve bunlardan bir tanesinin ağır yaralı vaziyette hastaneye 112 sağlık ekipleri vasıtasıyla gittiğinin tespit edildiği,

03.09.2009 tarihli bilirkişi raporunda; binanın kapı girişinin ön kısmından teras katına doğru uzanan, standartlara uygun TSE belgeli beton direk üzerinde 4-5 adet elektrik panosunun sarkık vaziyette bulunduğu, bu panoların çevrede bulunan evlere elektrik sağladığı ancak güvenlik tedbirlerinin alınmamış olduğu, teras katta yapılan incelemelerde cesedin hâlen olay yerinde olduğu, ölen şahsın (…) elektrik akımına maruz kalmasına neden olan yaklaşık 5 metre boyundaki profil demir direğin ve direği zeminden yukarıya çıkarmak için kullandıkları halatın cesedin yakınında olduğu, ölen şahıs ile birlikte iki kişinin daha halat kullanarak profil demir direği yukarı çektikleri sırada direğin uç kısmının yüksek gerilim teline değmesi sonucu ölen şahıs ile birlikte iki kişinin de elektrik akımına maruz kaldıkları; yapılan işin cinsi ve çalışma ortamına göre elektrik akımına maruz kalma riski olan çalışma alanlarında çalışan kişilerde bulunması gereken lastik çizme, eldiven, koruyucu baret, iş elbisesi, tulum gibi koruyucu materyallerin olmadığı; ölen şahsın ve elektrik akımına maruz kalan kişilerin bu gibi tedbirleri almadıkları belirtilerek ilgili yönetmelik hükümlerine uygun davranılmadığı, ölenin (…) kendi dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu ölmesinden dolayı asli kusurlu, bağlı bulunduğu iş yeri yetkilisinin ise çalışan personeline gerekli iş güvenliği araç ve gereçlerini (eldiven, baret, lastik çizme vb) temin etmemesi dolayısı ile tali kusurlu olduğu yönünde kanaatlere yer verildiği,

Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen otopsi raporuna göre; 01.09.2009 tarihinde yüksek gerilim hattına kapılarak öldüğü bildirilen ve cesedine 02.09.2009 tarihinde otopsi yapılan …’ın ölümünün vücudundan elektrik akımı geçmesine bağlı solunum ve dolaşım durması sonucu meydana gelmiş olduğu,

04.09.2009 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağına göre; elektrik çarpması sonucu yaralanan ve kaldırıldığı ilk hastanede canlandırma işlemi yapıldıktan sonra yoğun bakım için Adana Seyhan Başkent Hastanesine sevk edilen ve bu hastanede sürdürülen tıbbi müdahalelere rağmen kurtarılamayarak 04.09.2009 tarihinde saat 08.00’de ölen …’nun ölümünün vücudundan elektrik akımı geçmesine bağlı çoklu organ yetmezliği sonucu gelişen komplikasyonlar nedeni ile meydana geldiği,

Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 01.09.2009 tarihli raporuna göre; mağdur …’ın sol elde 4 ile 5. parmaklarında fleksör yüzde ve sağ ayak tabanında topuk önünde yanık alanları, sırtta yüzeyel hiperemi ve laserasyon mevcut olduğu, yaralanmasının basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olduğu,

İş güvenliği ve teknik konularda uzman elektrik, kimya ve makine mühendislerinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden alınan 31.01.2011 tarihli raporda; çalışılan yerin yakınından geçmekte olan elektrik hattına karşı herhangi bir tedbir alınmadığı, evin yakınından geçmekte olan elektrik hattına karşı çalışanların korunmadığı, işçilere iş sağlığı ve güvenliği yönünden eğitim verilmediği, sanığın profil demir direklerden birisinin yukarıya çekilmesinden sonra işi bırakarak dükkânına gittiği, çalışanlarını izlemediği ve denetlemediği, iş yerinde yapılan işlerin Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’ndeki işlerden olduğu ve bu işlerde 18 yaşını doldurmamış işçilerin çalıştırılmalarının yasak olduğu, elektrik hattına yakın bir mesafede yapılan çalışma sırasında çalışanlara koruyucu malzeme verilmediği belirtilerek, sanığın yanında çalıştırdığı oğlu … ile komşusunun oğlu …’nun vefat etmeleri, mağdur …’ın yaralanmasıyla sonuçlanan olayda, elektrik hattının kesilmesini, elektrik hattına yaklaşılmasının yasak olduğunu belirtir ikaz levhalarının asılmasını ve yüksek gerilim hattına karşı koruyucu perde (bariyer) yapılmasını sağlamadığı, çalıştırma yasağına (yaş sınırına) uymadığı, işçilere kişisel koruyucu malzemeleri vermediği ve çalışanların korunması için gerekli özeni göstermediği, bu suretle asli kusurlu olduğu, ölenler … ve …’nun ise yukarı çektikleri profil demir direkleri dikkatsizce ve tedbirsizce yüksek gerilim hattına yaklaştırıp temas ettirmeleri sebebiyle ayrı ayrı tali kusurlu oldukları yönünde kanaat bildirildiği,

Sanığın 19.05.1970, ölen …’ın 21.03.1993, ölen …’nun ise 31.03.1994 doğumlu oldukları,

Anlaşılmaktadır.

Ölen …’nun babası mağdur … mahkemede, olayı görmediğini, olay günü kendilerinde bulunan tanık…’nin oğlu…’dan… ile …’a yardım etmesini istemesi üzerine oğlunun olay yerine gitmiş olduğunu öğrendiğini, oğlunun sanığın yanında çalışmadığını, sanıktan şikâyetçi olmadığını,

Mağdur … 01.09.2009 tarihinde saat 21.40’ta kollukta; sanık …’ın iş yerinde işçi olarak çalıştığını, 01.09.2009 tarihinde saat 17.00 sıralarında iş yerinin yanında bulunan …’ün sundurmasını yapmak için bahse konu ikamete gittiklerini, … ve … ile birlikte çatıya çıktıklarını, …’le birlikte 480 cm uzunluğundaki profil demir direği çıkarmaya çalıştıkları sırada…’nın da yardım etmek amacıyla gelerek direkten tuttuğunu, terasa çıkarmaya çalıştıkları direğin binanın önünden geçen elektrik tellerine çarptığını, kendilerinin yere düştüğünü, şikâyetçi olmadığını, mahkemede; …’ün kendisine “Sen yukarı çık, işimizi yapalım” deyip malzeme almaya gittiğini, kendisinin de malzemeleri alıp terasa çıktığını, …’in kendisini görünce yanına geldiğini, … ile birlikte malzemenin bir kısmını teras kata çıkardıklarını, … ile birlikte profil demir direği terasa çıkarmaya çalışırlarken…’nın geldiğini ve direğin ucundan tuttuğunu, akıma kapıldıklarını, sanık …’in o esnada yanlarında olmayıp aşağıdaki dükkânda olduğunu, …’nın işçi olarak çalışmadığını ve kendilerine yardım ettiğinden sanığın haberinin olmadığını, sonradan …’yı kendilerine yardım etmesi için …’ün gönderdiğini öğrendiğini,

Tanık … kollukta; ikametinin çatı katına sundurma yaptırmak için yan komşusu olan ve demir doğrama işi yapan sanık … ile anlaştığını, malzeme parası olarak 100 TL verdiğini, iş bitiminde kalan parayı vereceğini, 01.09.2009 tarihinde saat 17.00 sıralarında …’ın yanında işçileri olan oğlu …, … ve komşusu … olduğu hâlde ikametinin çatı katına profil demir direkleri çıkardıklarını, …’in namaz kılmak için dükkânına gittiğini, bu esnada direklerin yüksek gerilim hattına değmesi sonucu …’ın vefat ettiğini, … ve …’nun yaralandığını ikametine geldiğinde öğrendiğini, mahkemede ise olayı görmediğini, nasıl olduğunu da bilmediğini,

Tanık… mahkemede; eşi …’in ve sanık …’in olay yerinde olmadığını, sanığın oğlunun elindeki takımları çıkardığını, kendisinin de ölen …’ya “Canımsın, şu takımları dama kadar çıkarıver” dediğini, daha sonra evine geldiğini ve olayın meydana geldiğini öğrendiğini,

Beyan etmişlerdir.

Sanık … kollukta; evinin altındaki iş yerinde demir doğrama işi yaptığını, yan komşusu olan …’ün ikametinin çatı katına sundurma yaptırmaya karar verdiğini ve bunun için aldığı profil demir direklerin kaynak işlerini kendisinin yapmasını istediğini; 01.09.2009 tarihinde saat 17.00 sıralarında yanında çalışan oğlu… ve işçisi …’ın birlikte direkleri zeminden işin yapılacağı teras katına iple çekmeye başladıklarını, kendisinin ezan okunduğu için hemen bitişikteki iş yerine geçtiğini, namazını kıldığı sırada patlama ve gürültü sesleri geldiğini, dışarıya çıktığında …’ün eşi …’ün “… abi yetiş” diye bağırdığını, yukarıya çıktığında oğlu…’in profil demir direkleri terasa çekerken direklerin yandan geçen elektrik kablolarına değmesi sonucu elektrik akımına kapılarak vefat etmiş olduğunu, yanında işçi olarak çalışan…’ın yaralandığını, …’ün işe yardım etmesi için çağırdığını, kendi iş yeri ile ilgisi olmayan komşusunun çocuğu …’nun da elektrik akımından dolayı yaralandığını gördüğünü, … ve …’nun çağrılan ambulansla hastaneye kaldırıldıklarını, olayda ölen oğlu … ile yaralanan …’ın haftalık ücret mukabilinde yanında geçici olarak çalıştıklarını, …’nın kendi işçisi olmadığını, olay yerine iş sahibi olan …’ün eşinin çağırması üzerine yardım amaçlı olarak geldiğini, yaklaşık 5 metre uzunluğunda olan profil demir direkleri merdiven dairesinden çıkaramadıkları için teras katına halatla çekmek suretiyle çıkartmak istediklerini, profil demir direklerin sayısı az olduğundan gerekli güvenlik tedbirlerini almadıklarını, olayın meydana geldiği ikametin çatı katı dış duvarı ile elektrik tellerinin arasındaki mesafenin yaklaşık 2 metre olduğunu, namaz kılmak için iş yerine geçtiğini, namazını bitirdikten sonra tekrar işinin başına geçecek olduğunu, …’nın ne zaman geldiğini görmediğini, mahkemede; soğuk demir ustası olduğunu, kiracısı …’ün yanında çalışan …’a malzeme almaya gideceğini söyleyip profil demir direkleri çıkarmasını istediğini, bu esnada kendisinin namaz için arka tarafta olduğunu, …’ın da kaynak makinesi ile kovayı alıp yukarıya çıktığını, …’ın yukarıya çıktığını gören oğlu…’in de dışarıya çıktığını, …’ün eşi …’nin de …’nun evlerinde olduğunu ve …’dan yardım etmesini istediğini, profil demir direklerin halata bağlanıp çıkarılması sırasında orada olmadığını, olayın nasıl olduğunu görmediğini savunmuştur.

Uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.

1- …’nun ölümünden dolayı sanığın taksire dayalı kusurunun olup olmadığı;

Uyuşmazlığın isabetli bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, taksir kavramı üzerinde durulması ve iş güvenliği ile ilgili olay tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat hükümlerinin irdelenmesi gerekmektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde “kanunda tanımlanmış haksızlık” olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir.

5237 sayılı TCK’nın 22/2. maddesinde taksir; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için birtakım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirmekte, fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılmaktadır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.

Ceza Genel Kurulunun birçok kararında vurgulandığı ve öğretide de benimsendiği üzere taksirli suçlarda aranması gereken hususlar;

1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,

2- Hareketin iradi olması,

3- Sonucun istenmemesi,

4- Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması,

5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,

Şeklinde kabul edilmektedir.

Uyuşmazlığa konu olay özelinde, dördüncü bentte yer alan “hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması” ve beşinci bentte yer alan “neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması” şartları üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında fayda vardır.

Taksirli hareket ile meydana gelen netice arasında illiyet bağı bulunmaması hâlinde fail bu sonuçtan sorumlu tutulamayacaktır Neticenin gerçekleşmesinde, mağdur veya başka bir kişinin taksirli davranışının da etkili olması durumunda, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin vasfını da değiştirmeyecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda taksirle işlenebilen suçlarda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.

Taksirle gerçekleştirilen bazı fiillerin kanunda suç olarak tanımlanıp cezai yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplum hayatı içerisinde daha dikkatli davranmalarının temini amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübelerinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen mükellefiyetini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı bir neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezai sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden söz edilebilmesi için failin hareketi ile meydana gelen zararlı netice arasında illiyet bağının varlığı aranmıştır. Diğer bir ifade ile tüm suçlarda olduğu gibi, taksirli suçlarda da fiil ile netice arasında nedensellik bağının bulunması cezalandırmanın şartını teşkil edecektir.

Uyuşmazlığa konu olayın özellikleri nazara alınarak; önce genel anlamda, sonrasında ise taksirli suçlar açısından nedensellik bağı üzerinde durulmalıdır.

“Neden” Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; “bir olayı ya da durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep” biçiminde, “neden olmak” ise; “bir şeyin olmasına ya da ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak” şeklinde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle “nedensellik” kavramı; “neden-sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı” olarak açıklanabilir.

Türk Ceza Kanunu’nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde nedensellik bağı, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngörülen suçtan failin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan “maddi, manevi ve hukuka aykırılık” unsurlarından “maddi unsur” içerisinde yer almaktadır.

Neticeli bütün suçlar bakımından araştırılması gerekli olan “nedensellik bağı” ceza hukukunda bu kavramın mahiyeti gereği, suçun yasal tanımında neticeye yer verilmiş olması hâlinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak şeklinde gerçekleştirdiği eylemi neticesinde dış dünyada zarar ya da tehlikenin meydana gelmiş olması hâlinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki, yapılan her hareket, dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir; ancak dış dünyada vuku bulan her sonuç değil, suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır. Türk Ceza Kanunu’nda nedensellik bağı ile ilgili olarak genel bir düzenlemeye yer verilmemiş olup konu öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Şartların eşitliği ya da doğal nedensellik teorisinde; netice birçok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birinin olmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birini gerçekleştiren failin eylemi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep ya da kuralcı nedensellik teorisinde; hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun olması gerekir. Objektif isnadiyet teorisinde ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik neticeye yansıtması hâlinde objektif olarak faile yükletilebilir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 123-131; Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 256-268; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 250-258, 262-267; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234.) Bununla birlikte öğretide, objektif isnadiyet teorisinin nedensellik teorisi olmayıp, bir değerlendirme teorisi olduğu da ileri sürülmektedir. (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Yeni Türk Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. Baskı, s. 321.)

Uyuşmazlığa konu somut olayın özellikleri itibarıyla objektif isnadiyet kavramına ayrıca yer verilmesi gerekmektedir. Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli bulunmayıp, ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının, diğer bir ifadeyle ortaya çıkan neticenin belli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekir. Olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, ardından gerçekleşen neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir kimsenin eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli derecede idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup, gerçekleştirilen fiil, hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışarısında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüklenemeyecektir. Keza gerçekleşen netice, failin hareketi ile tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmişse, bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden söz edilemeyecektir. Bunun gibi sonradan işlenen fiilin daha önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi hâlinde de önceki fiili gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün bulunmayacaktır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 128-131.; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 262-267.; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu İle Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237.; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s. 111-112.)

Nedensellik bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıksal ya da doğal bir olgudur. (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Baskı, s. 255.; İzzet Özgenç, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Baskı, s. 171-173.) Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen netice ile bu neticeyi doğuran sebep arasındaki nedensellik bağı, doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve hayat tecrübeleriyle mantığa göre belirlenmelidir. İlliyet bağının doğal olarak belirlenmesi yalnızca icrai suçlar bakımından geçerlidir, zira ihmali suçlarda farklılık söz konusudur.

Nedensellik bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Örneğin ölüm neticesi failin taksirli hareketine bağlı olarak gerçekleşmiş ise, diğer bir deyişle failin taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa, başka bir ifadeyle ölüm failin eseriyse bu takdirde failin eylemi ile netice arasında bir nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda neticeye sebebiyet verilmesidir. “Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı netice gerçekleşmeyecekti” denebilir ise, bu takdirde netice faile isnat edilebilecektir.

Öğretide; “Dış dünyada meydana gelen değişikliğin bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle hareketle netice arasında nedensellik bağı, sebep-sonuç ilişkisi olmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile yüklenmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin gerçekleştirilmesi için yeterli bulunduğu sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan neticeyi göz önüne alır” (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, s. 249.) şeklinde görüşler mevcuttur.

Öte yandan, nedensellik bağı hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ve tecrübe ile çözümlenebiliyorsa bu bağlantı hâkim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ve özel bilgi gerektiren bir hususta ise söz konusu bağ, bilirkişilerden görüş alınarak tespit edilmelidir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında yer alan düzenlemeye göre;

“(4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.

(5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir.”

Madde gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre de;

“Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz.”

Zararlı neticenin, failin hareketlerinin mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucu meydana geldiği durumlarda, failin taksirli sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi açısından, neticeye kimin sebebiyet verdiği, failin iradi hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Mağdur ya da üçüncü kişinin hareketinin ya da bir başka nedenin neticenin tek sebebi olduğu veya zararlı neticenin yalnızca bu kişilerin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı durumlarda, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir. Buna karşılık failin kusurlu hareketine mağdur ya da üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve neticenin çeşitli kusurlu hareketlerin birleşmesinden meydana geldiği hallerde, nedensellik bağı kesilmeyip; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkün olmadığından, anılan Kanun’un 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.

Öğretide; “Üçüncü bir kişinin veya mağdurun hareketinin failin taksirli hareketine eklenmesi durumunda nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı araştırılmalıdır. Eklenen hareketler kusurlu değilse, neticenin failin taksirli hareketinden kaynaklandığı kabul edilir. Diğer hareketler kusurlu ise bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılmalıdır.” (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366.); “Birden fazla kişinin birleşen fiilleri ile bir neticeye neden oldukları hâllerde, bu faillerin hareketi ile netice arasındaki nedensellik ilişkisi özel önem taşır. Belirtelim ki bu hâllerde her bir kişinin hareketi ile netice arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşuldur. Ekip hâlinde faaliyet gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için neticeye sebebiyet vermiş olabilir. Bu hâlde bu kişi neticeden sorumlu olur.” (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 2015, s. 254.); “Failin kusurlu hareketine mağdurun kusurlu hareketi de eklenmiş ve netice bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden meydana gelmişse (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalmış olmaz. Nitekim bu ihtimalde taksirler arasında takas söz konusu olmayıp, fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılır.” (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara, 2014, s. 341.); “Birden çok kişinin davranışı birlikte neticeye sebebiyet vermiş ve tüm katılanlar özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmişse netice objektif olarak isnad edilebilir, herkes kendi taksirli fiilinden dolayı kusuruna göre sorumlu olur. Bu gibi hâllerde önceki taksirli hareket ile netice arasında illiyet bağı bulunmamasından veya kesilmesinden söz edilmesi doğru değildir.” (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214.); “Fail zaten taksirli hareket ediyor ve bir başkasının taksirli hareketi buna ekleniyorsa, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağı mevcut olmaya devam eder. Bu durumda mesele artık nedensellik bağı meselesi değil, failin ve üçüncü kişinin kusurunun tespiti meselesidir. Bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda gerekli tertibatı almayan, örneğin yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen müteahhit, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen neticeden her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumludur.” (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, Ankara, 2014, s. 249.) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.

Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezai yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezai sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden söz edebilmek için de kanuni tarife uygun fiilin işlenebileceğinin öngörülme imkânının mevcut olması aranmıştır.

Bilindiği üzere, failin iradesi kasten işlenen suçlarda neticeye, taksirli suçlarda ise harekete yöneliktir. Gerek kanun tarafından konulan, gerekse ortak deneyimler ürünü olan kurallara iradi olarak riayetsizlik suretiyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı takdirde, bir takım zararlı neticelerin doğabileceği öngörülebiliyorsa taksir söz konusu olacaktır. Yapılan hareketin neticesi ortak tecrübeye göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli hareketten söz edilemeyecek, “kaza” ya da “tesadüf” olarak adlandırılan bu hâl nedeniyle cezai sorumluluk gündeme gelmeyecektir.

Taksirli suçlarda da, gerek icrai hareketin gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.

Öğretide, sonucun öngörülebilirliğinin, failin içinde bulunduğu sosyal çevre, mensup olduğu meslek, eğitim durumu, ortak tecrübe, bilgi düzeyi ve failin kişisel özellikleri dikkate alınarak saptanması gerektiği, öngörülebilir sonucun, fiilen meydana gelen sonuç olmayıp failin yaptığı iradi hareketin neden olabileceği benzer sonuçlar olduğu, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olup sonucun bütün inceliklerinin öngörülmesine gerek bulunmadığı yönünde görüşler ileri sürülmüştür. (Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 8. Bası, İstanbul, 2012, s. 358 vd.; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, İstanbul, 2013, s. 277; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 6. Bası, Ankara, 2013, s.219.)

Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan;

4857 sayılı İş Kanunu‘nun “İşverenlerin ve işçilerin yükümlülükleri” başlıklı 77. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.

İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar. Yapılacak eğitimin usul ve esasları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir…”

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün “Elektrik Tesisatında Alınacak Güvenlik Tedbirleri” başlıklı beşinci bölümünde yer alan 348. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“Binalarda yapılacak ek inşaat, onarım veya boya işleri ile benzeri çalışmalara başlamadan önce, gerilim altındaki iletkenlere yaklaşması gereken kimselerin korunması sağlanacaktır.”

Yapı İşlerinde Sağlık ve Güvenlik Yönetmeliği’nin “Yapı Alanları İçin Asgari Sağlık ve Güvenlik Koşulları” başlıklı EK-IV. Kısmının “Açık Alanlardaki Çalışma Yerleri” başlıklı II. Bölümünde yer alan “Enerji dağıtım tesisleri” başlıklı 2. maddesinin 3. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre;

“Yapı alanında elektrik hava hatları geçiyorsa, mümkünse bunların güzergahı değiştirilerek yapı alanından uzaklaştırılacak veya hattın gerilimi kestirilecektir.

Bu mümkün değilse, bariyerler veya ikaz levhalarıyla araçların ve tesislerin elektrik hattından uzak tutulması sağlanacaktır.”

Çalışanların İş Sağlığı Ve Güvenliği Eğitimlerinin Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in “İşverenin Yükümlülükleri” başlıklı 4. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“İşverenler, işyerlerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesis edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüdürler. Bu amaçla, işverenler, çalışanları, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek, onların karşı karşıya bulundukları mesleki riskler ve bunlarla ilgili alınması gerekli tedbirler konusunda işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitim programlarını hazırlamak, eğitimlerin düzenlenmesini, çalışanların bu programlara katılmasını sağlamak ve verilecek eğitim için uygun yer, araç ve gereç temin etmekle yükümlüdürler.”

Kişisel Koruyucu Donanımların İşyerlerinde Kullanılması Hakkında Yönetmelik’in “Kullanım Kuralları” başlıklı 8. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“Her işveren, Ek-III’de belirtilen işlerde ve benzeri işlerde, toplu koruma yöntemleri ile risklerin önlenemediği veya tam olarak sınırlandırılamadığı durumlarda, Ek-II’de belirtilen kişisel koruyucu donanımlardan işçilerin sağlık ve güvenlikleri için gerekli olanları Ek-I’de örneği verilen tabloya göre değerlendirecek ve işçilere verecektir.”

Yine suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’nin “Ağır ve Tehlikeli İşlerde Çalıştırılacak İşçiler” başlıklı 4. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

“16 yaşını doldurmamış genç işçilerin ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması yasaktır.

EK-1 deki çizelgede, karşısında (K) harfi bulunmayan işlerde kadınlar ve (Gİ) harfleri bulunmayan işlerde de 16 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını bitirmemiş genç işçiler çalıştırılamaz.”

Anılan düzenlemenin ekinde yer alan çizelgede de soğuk demircilik ve her çeşit kaynak işleri (Oksijen, elektrik, punta ve dikiş kaynağı işleri gibi) 16 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını bitirmemiş genç işçilerin çalışamayacağı işler arasında sayılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Ağır ve tehlikeli işler sınıfındaki soğuk demircilik ve kaynak işlerini yapan, aynı zamanda söz konusu işler açısından işveren konumunda olan sanığın, komşusu olan tanık …’e ait iki katlı binanın teras katına yapılacak yapı için yine … tarafından temin edilen ve her biri yaklaşık 5 metre uzunluğunda olan üç adet profil demir direği teras katına çıkarma ve bahse konu direklerin kaynak yapma işlerini üstlendiği, sanığın 01.09.2009 tarihinde, olay tarihi itibarıyla 16 yaşını ikmal eden ancak henüz 18 yaşını bitirmeyen oğlu ve aynı zamanda işçisi olan … ve diğer işçisi … ile birlikte tanık …’e ait teras katına çıktıkları, sanığın teras katına yaklaşık 2 metre mesafeden geçen üç adet yüksek gerilim hattına karşı herhangi bir koruyucu önlem almadan bahse konu demir direklerden bir tanesini … ve …’le birlikte halat yardımıyla yukarı çekmeye başladıkları, sanığın bu esnada iş sağlığı ve güvenliği yönünden herhangi bir eğitimleri olmayan işçileri … ve …’a işi bırakarak yan tarafta bulunan kendisine ait iş yerine gittiği, yaşı itibarıyla söz konusu işte çalışamayacak olan oğlu… ile diğer işçisi …’ın, demir direkleri çıkarmaya çalıştıkları sırada yine sanığın komşularından olan …’nun oğlu …’nun gelerek … ve …’a yardım etmeye başladığı, … ve …’nın ellerindeki halatlarla demir direklerden birisini zeminden çekerek teras katına çıkardıkları sırada direğin ucunun teras katının en yakınından geçen yüksek gerilim hattına ait tele temas etmesi sonucu her üç kişinin de elektrik akımına kapıldıkları, …’in olay yerinde, …’nın da kaldırıldığı hastanede yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayarak 04.09.2009 tarihinde vefat ettikleri, …’ın ise basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif şekilde yaralandığı ve şikâyetçi olmadığı olayda; iş güvenliği ve teknik konularda uzman elektrik, kimya ve makine mühendislerinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden alınan ve hükme esas alınacak yeterlilikte olan 31.01.2011 tarihli raporda da belirtildiği üzere, sanığın iş yapılacak olan yerin yakınında bulunan yüksek gerilim hattından geçen elektriği kestirmek, hatta yaklaşılmasını engellemek için ikaz levhaları asmak ya da yüksek gerilim hattına karşı koruyucu perde (bariyer) çekmek gibi herhangi bir koruyucu önlem almaması, bunun yanında başkalarının sağlığı için de tehlike oluşturabilecek işin yapılmasına nezaret etmeyip işi, iş sağlığı ve güvenliği yönünden herhangi bir eğitimleri olmayan işçileri … ve …’a bırakması, işçilerini de başka kimselerin iş yapılan yere yaklaşmalarını engellemeleri yönünde uyarmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın gerek mevzuatta öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmemesinden gerekse dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmasından dolayı söz konusu olayın meydana geldiği ve sanığın oğlu … ile birlikte …’nun vefat ettikleri, mağdur …’ın ise yaralandığı, ölen …’nın sanığın bilgisi dışında gelerek, sanığın çalışma güvenliğini sağlamak zorunda olduğu yerde yapılan ve nezaret etmesi gereken işe yardım etmesi keyfiyetinin nedensellik bağını ortadan kaldırmayacağı gibi nedensellik bağını kesen başkaca bir durum da söz konusu olmadığından …’nın ölümünün sanığa isnat edilmesinin gerektiği, diğer taraftan ağır ve tehlikeli işler sınıfındaki soğuk demircilik ve kaynak işlerini yapan ve işveren konumunda olan sanığın mensup olduğu meslek ve yaşam tecrübesi ile ortak tecrübeler de dikkate alındığında, çalışma sahasına başka kimselerin de gelebileceğinin ve zarar görebileceğinin öngörülebilir olduğu, sanığın ise öngörülebilir neticeyi öngöremediği, sonuç olarak sanığın …’nun ölümünde taksire dayalı kusurunun bulunduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olduğundan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu beraat hükmünün, sanığın …’nun ölümünde taksire dayalı kusurunun bulunduğu gözetilmeden beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

2- Sanığın …’nun ölümünde taksire dayalı kusurunun olduğu sonucuna ulaşılmakla; taksirle, oğlunun ve akrabalık bağının olmadığı …’nun ölümüne neden olan sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığı;

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22. maddesinin 6. fıkrasında yer alan düzenlemeye göre;

Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir.”

Fıkranın gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre de;

“…Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır.”

Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin, münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 22. maddesinin altıncı fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir “şahsi cezasızlık hâli” düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık hâlinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde; “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verileceğini hüküm altına almıştır.

Kanuni düzenlemeye bakıldığında, bu şahsi cezasızlık nedeninin uygulanabilmesi için iki temel şartın varlığı aranmaktadır:

1- Taksirle işlenmiş bir suç bulunmalıdır. 22. maddenin altıncı fıkrasının ilk cümlesinde; “Taksirli hareket sonucu neden olunan netice”den bahsediliyor olması, anılan şahsi cezasızlık sebebinin yalnızca taksirle işlenen suçlarda uygulanabileceğini göstermektedir. Doğrudan kast, olası kast ile işlenen suçlarda bu hüküm uygulanamayacaktır. Bilinçli taksirin varlığı durumunda ise aynı fıkranın “bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir” şeklindeki son cümlesi uyarınca bu şahsi cezasızlık hâli değil, “cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebep” söz konusu olabilecektir.

2- Meydana gelen netice “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu bakımından” etkili olmalıdır. Buna göre, failin taksirli hareketiyle neden olduğu netice hem kendisine acı ve ızdırap vermeli, hem de cezalandırılmasına karar verilmesi kendisi ve ailesi bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağduriyete yol açmalıdır. Görüldüğü gibi bu şart, kendi içerisinde üç ayrı hususu barındırmaktadır.

Öğretide de benimsendiği üzere bunlardan ilki; “failin taksirli eyleminden ağır düzeyde etkilenmiş olması”, başka bir deyişle failin kendi fiilinin mağduru durumuna düşmesidir. Failin uğradığı mağduriyet, maddi olabileceği gibi manevi de olabilir. Hangi mağduriyetin bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacağı ise her somut olaya göre belirlenmelidir. (Veli Özer Özbek, Türk Ceza Kanunu İzmir Şerhi, Türk Ceza Kanununun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara, c. 1, 4. Baskı, s. 284.)

İkincisi, failin taksirli eyleminden “ailevi durumu” itibarıyla etkilenmesidir. Bu şart, fail ile taksirli suçun mağduru arasında belli derecedeki yakınlığı ifade etmektedir. Bu anlamda, üzerinde durulması gereken husus akrabalığın derecesinden çok “aile” kavramıdır. Çünkü kanun koyucu belli derecede akrabalığı ifade eden herhangi bir kavramı değil özellikle “aile” ibaresini tercih etmiş ve bir manada faille mağdur arasında “aynı aileden olma ilişkisini” aramıştır. Aile ise kanunlarımızda tüm yönleriyle tanımlanmış bir kavram değildir. Bu konuyla ilgili olarak öğreti; bir yandan aile kavramının üst soy, alt soy ve evlilik ilişkisini kapsayacak bir şekilde yorumlanması gerektiğini savunurken, diğer yandan ortada bir aile bulunup bulunmadığı değerlendirirken biyolojik gerçekten çok, toplumsal gerçekliğe ağırlık veren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarını göz önünde bulundurmaktadır. (Zeki Hafızoğulları, Türk Ceza Kanununda Taksir, Polis Dergisi Yıl:11, S. 44, Nisan-Mayıs-Haziran 2005, s. 87.; Ursula Kilkelly, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz İnsan Hakları El Kitapları, No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15.)

Üçüncü husus ise, taksirli suçtan “münhasıran failin kişisel ve ailevi durumu”nun etkilenmiş olması yani taksirli hareket sonucunda ailesinden birisinin zarar görmesi nedeniyle failin ziyadesiyle etkilendiği olayda, fail ile ailevi ilişkisi bulunmayan başka bir kişinin daha zarar görmemesidir. Fail ve ailesi dışında bir kişinin de zarar gördüğü olaylarda ise anılan fıkra hükmü uygulanmayacaktır. Başkalarının zarar görmesinden maksat, fail ve ailesi dışındaki üçüncü kişilerin dolaylı olarak etkilenmesi değil, olaydan bizzat zarar görmesidir. Örneğin, olay sırasında eşinin yanında, akrabası olmayan bir kişinin de öldüğü ya da yaralandığı hâllerde fail bu fıkradan yararlanamayacak, buna karşılık sadece eşinin öldüğü hâllerde, eşinin akrabalarının olay nedeniyle üzülecek olmaları failin altıncı fıkradan yararlanmasına engel teşkil etmeyecektir.

Kanun koyucunun; “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu”ndan söz ederek, “kişisel” ile “ailevi” kelimeleri arasına “ve” bağlacını koymuş olması, ikinci şartın gerçekleşebilmesi için, her üç hususun da birlikte bulunmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. TCK’nın 22. maddesinin 6. fıkrasında “münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu” ibaresinin kullanılmış olması karşısında, taksirli fiili sonucunda failin kendisi veya ailesinden birisi dışında başkalarının da zarar görmüş olması durumunda; örneğin failin bir yakınının ölmesi veya yaralanması ile birlikte başkalarının da mağduriyeti veya zarar görmesine neden olunmuşsa altıncı fıkra hükmü uygulanamayacaktır. Bu husus madde gerekçesinde de “Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır” denilmek suretiyle açıklanmıştır. Nitekim öğretideki görüşler de bu doğrultudadır. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 8. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, s. 357.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 6. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 230.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 154.; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur- Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Genel Hükümler, 4. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 511.; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 188.; Aytekin Özanlı, Failin Ailevi ve Kişisel Durumunun Taksirli Suçlar Bakımından Değerlendirilmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Nisan 2009, s. 32.; Mustafa Özen, Ceza Hukukunda Taksir, Adalet Yayınevi, Ankara 2011, s. 215.)

Öte yandan, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 85. maddesinin ikinci fıkrasında birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet verilmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli hâli olarak düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen suçta, taksirli fiil tek olmakla birlikte, birden fazla kişinin ölümü ya da bir kişinin ölümüyle, en az biri şikâyetçi olmak koşuluyla bir veya daha fazla kişinin yaralanması şeklinde meydana gelen iki sonuç cezalandırılmaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 85. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen suç açısından, neticelerin ikiye bölünmesi suretiyle ölenin ya da ölenlerden birinin veya bir kısmının faille ailevi yakınlığı nedeniyle fail hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrası gereğince uygulama yapılması, faille ailevi yakınlığı olmayan kişi ya da kişilerin ölümü veya şikâyetin olduğu yaralanmalar yönünden ise mahkûmiyet, beraat ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi ayrı bir karar verilmesi mümkün değildir. Ancak, ölen ya da ölenlerden biri veya bir kısmı ile failin ailevi yakınlığı temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Yukarıda (1) numaralı uyuşmazlık konusunda ayrıntılı olarak anlatıldığı şekilde, sanığın tanık …’ün teras katında yapmayı üstlendiği işi, aynı zamanda işçisi olan oğlu … ve diğer işçisi … ile birlikte yaptıkları sırada, teras katına yaklaşık 2 metre mesafeden geçen üç adet yüksek gerilim hattına karşı herhangi bir koruyucu önlem almadığı, daha sonra iş sağlığı ve güvenliği yönünden herhangi bir eğitimleri olmayan işçileri … ve …’a işi bırakarak yan tarafta bulunan kendisine ait iş yerine gittiği, yaşı itibarıyla söz konusu işte çalışamayacak olan 16 yaşını ikmal etmiş bulunan oğlu… ile diğer işçisi …’ın, demir direkleri teras kata çıkarmaya çalıştıkları esnada …’nun sanığın bilgisi dışında çalışma alanına geldiği, …, … ve …’nın ellerindeki halatlarla demir direklerden birisini zeminden çekerek teras katına çıkardıkları sırada direğin ucunun teras katının en yakınından geçen yüksek gerilim hattına ait tele temas etmesi sonucu her üçünün de elektrik akımına kapıldıkları, … ve …’nın vefat ettikleri, …’ın ise yaralandığı ve şikâyetçi olmadığı olayda; asli kusurlu olarak oğlu … ile birlikte ailevi yakınlığı bulunmayan …’nun ölümlerine, şikâyetçi olmayan bir kişinin de yaralanmasına sebebiyet veren sanığın, oğlunun ölümü nedeniyle kişisel ve ailevi durumu bakımından ağır düzeyde etkilenip zarar gördüğünde ve mağdur olduğunda bir tereddüt yok ise de, sanığın aralarında ailevi bağı bulunmayan …’nun ölümünde de taksire dayalı kusurunun bulunması, buna bağlı olarak sanığın taksirli hareketi sonucu münhasıran kendisinin kişisel ve ailevi durumunun etkilenmiş olmayıp sanık ile ailevi ilişkisi bulunmayan …’nun ölümü nedeniyle başkalarının da zarar görmesi karşısında; eylemin neticelerinin faille ailevi yakınlığı olan ve olmayan kişilerin ölümlerine göre iki ayrı taksirle ölüme neden olma şeklinde bölünemeyeceği de gözetildiğinde, münhasıran sanığın kişisel ve ailevi bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olduğundan söz edilemeyeceğinden, hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenmiş olan şahsi cezasızlık sebebinin uygulanmasına yasal imkân bulunmamaktadır.

Bu itibarla, Özel Dairenin bozma kararı isabetli olduğundan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu ceza verilmesine yer olmadığına dair hükmünün, sanığın …’nun ölümünde de taksire dayalı kusurunun bulunması dolayısıyla taksirli hareketi sonucu asli kusurlu olarak kendi oğlu … ile birlikte ailevi yakınlığı olmayan …’nun ölümüne neden olan sanık hakkında TCK’nın 22. maddesinin altıncı fıkrasının uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Kayseri Ceza Avukatı

Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Kayseri ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.