Tefecilik Suçu ve Cezası: Çek Satın Alarak Ödünç Para Verilmesi Halinde Tefecilik Suçu Oluşur mu

Hizmetlerimiz

Vadesi Gelmemiş Bono veya Çeki Satın Alarak Ödünç Para Verilmesi Halinde Tefecilik Suçu Oluşur mu - Kayseri Ceza Avukatı - Kayseri Ağır Ceza Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Tefecilik Suçu ve Cezası

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

Tefecilik – Madde 241

(1) Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır.

Kazanç Elde Etme Amacıyla Çeki Satın Alarak Ödünç Para Verilmesi Halinde Tefecilik Suçu Oluşur mu

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2014/4-655 Karar No: 2015/152 Karar Tarihi: 12.05.2015

Özet: Mağdurların mahkemede kısmen farklılık gösterse de özünde değişmeyen istikrarlı anlatımları, sanığın çevredekilere sürekli borç para verdiğine ilişkin araştırma tutanağı, bu tutanağı doğrulayan tanıklar C. ve Y.’un beyanları, sanığın yakın akrabalık ve iş ilişkisi bulunmayan kişilere karşılıksız olarak sürekli borç para verdiğine ilişkin savunmasının hayatın olağan akışına ve genel hayat tecrübelerine uygun düşmediği dikkate alındığında; kuyumculuk yapan sanığın, mağdurlar Z. B. ve D. A.’ın ödünç para talep etmeleri üzerine, herhangi bir altın alım satımı olmadığı halde, altın satmış gibi mağdurlardan çek aldıktan sonra, bu kez sattığı altını hurda altın olarak geri alıyormuş gibi hesap yaparak, çek bedelinden daha az bir parayı mağdurlara verme biçimindeki eyleminde, çekin el değiştirmesi kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmayıp, kazanç elde etmek amacıyla çekin kendisi satın alınarak ödünç para verildiğinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun maddesinde düzenlenen tefecilik suçunun tüm unsurlarının oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanığın tefecilik suçundan cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararı isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

(5237 s. K. m. 43, 52, 53, 62, 241) (5271 s. K. m. 308)

İçtihat Metni

Dava: Tefecilik suçundan sanık H. A.’un 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 241, 43, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis ve 80 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Gölyaka Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 gün ve 38-56 sayılı hükmün sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 25.02.2013 gün ve 18034-5180 sayı ile; hükmün onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtirazı

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.11.2013 gün ve 282850 sayı ile;

“…Sanık H. A. kuyumculuk işi ile iştigal etmekte olup, aşamalardaki tüm savunmalarında müşteki D.’a çek karşılığı bir çok kez altın sattığını savunmuş, müşteki D. A. da beyanında sanıktan altın satın aldığını bilahare de hurda olarak bozdurduğunu söylemiştir.

Diğer müşteki Z. B. ise beyanında; sıkıntıya girdiğinde sanıktan altın aldığını, karşılığında çek verdiğini, bir keresinde ise altınları alıp Düzce’ye bozdurmaya gittiğini ancak bozduramayınca gelip sanığa sattığını, altınları hurda fiyatına aldığını söylemiştir.

Sanığın savunması, müşteki beyanları tanık ifadeleri ile Emniyet Müdürlüğünün 24.12.2007 tarihli sanığın faiz karşılığı borç para vermediğine ilişkin zabıta araştırması sonucu düzenlediği tutanak içeriği ve tüm dosya içeriğine göre sanığın çek karşılığı altın sattığı, altın alanların bazen kendisine, bazen de başka kuyumculara altın bozdurarak nakde çevirdikleri anlaşılmaktadır. Bu oluş karşısında sanığın kazanç elde etmek amacıyla borç para vermediği, alım satımların gerçek bir anlaşmaya dayandığı görülmektedir. Satılan altınların hurda altın olarak geri alınması hususu da sanığın kuyumculuk mesleğinin gereğidir ki zaten tüm kuyumcular bu şekilde para kazanmaktadır. Borç para verilmesi söz konusu olmadığı gibi elde edilen bedel de mesleğinin gereği olup madde tanımındaki ‘kazanç’ olarak kabul edilebilmesi mümkün değildir. Bu itibarla suçun yasal unsurları oluşmadığı gibi sanığın suç işleme kastı da bulunmadığından beraatına karar verilmesi gerekir”

görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurularak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 11.09.2014 gün ve 36581-25399 sayı ile; itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözülmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı tefecilik suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine İlişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Sanık H. Düzce İli Gölyaka İlçesinde kuyumculuk yaptığı, mağdur Z. şikayet öncesine kadar ilçede sanığın komşusu olup market işlettiği, mağdur D.’un ise babası ile birlikte şikayet öncesi ilçede restoran ve büfe işlettikleri, mağdurların kolluğa başvurarak sanığın tefecilik yaptığından bahisle şikayetçi olmaları üzerine soruşturma başlatıldığı,

02.07.2007 tarihinde sanığın işyerinde yapılan aramada; bazı isimler ve para miktarlarının yazılı olduğu çok sayıda defter ile içerisinde 2001 tarihinden başlayan ve çeşitli kişiler adına düzenlenmiş 32 sayfası kullanılmış senet defterinin ele geçirildiği,

11.06.2006 tarihli Gölyaka İcra Müdürlüğü yazısına göre, sanığın mağdurlar hakkında icra takibinde bulunduğu bir dosyanın olmadığı,

24.12.2007 tarihli kolluk tarafından düzenlenen tutanağa göre; “sanık HA.’ın, A. Kuyumculuk isimli işyerini işlettiği ve kendisinden para isteyen kişilere ödünç para verdiği, faiz karşılığı para vermediği, ödünç para verme işini devamlı yaptığı” şeklinde tespite yer verildiği,

Mağdur Z. Akbank, Oyakbank, Denizbank ve Halk Bankasında çek hesabının bulunduğu, mağdur D.’un adına çek hesabının bulunmadığı,

Anlaşılmaktadır.

Mağdur Z. kollukta; yaklaşık 3 aydır herhangi bir işle uğraşmadığını, 2004 yılında babasının katkısı ile M. işlettiği marketi devraldığını, bir süre sonra Halkbank, Denizbank, Ziraat bankası ve Oyakbank ile çalıştığını, bu bankalardan kendi adına çek karnesi alarak kullandığını, 2006 yılının ortalarında ticari olarak sıkıntıya düşünce ticari itibarının zedeleneceğini düşünerek Gölyaka’da çek kırdıklarını duyduğu H. A. ve R. isimli şahıslara giderek zaman zaman çeklerini kırdırdığını, A. Kuyumculuk’un sahibi olan sanık HA..’ın kendisinden istenen para tutarında altını satıyormuş gibi hesap yaparak altın vermeden daha sonra geri almış gibi para verdiğini, aradaki farkın % 20 ile 30 arasında değiştiğini, 3-4 kez bu şekilde sanık ile para ilişkisinin olduğunu, 6.000 Lira nakit elden alıp 6.750 Liralık çeki kendisine verdiğini, son olarak 6.750 Liralık çek ile 6.100 Euroluk Ziraat ve Halk Bankası çeklerini verdiğini, 6.750 Lira çekinin karşılığında elden 2.000 Lira verdiğini, kalan 4.750 Lirayı da işyerini sattığı Şaban Horoz’un ödediğini, tefecilik yapan sanıktan şikayetçi olduğunu ifade etmiş,

07.02.2008 tarihli duruşmada; sıkıntıya girdiği dönemlerde sanıktan altın alarak karşılığında çek verdiğini, aldığı altınları Düzce’ye bozdurmaya gittiğini, bozduramayınca tekrar sanığa sattığını, altınları hurda altın fiyatından geri aldığını söylemiş, 10.06.2010 tarihli duruşmada ise; sanıktan faiz karşılığında sürekli ve düzenli olarak ayda bir borç para aldığını, dava açılmadan önce borçlarını ödediği halde sanığın çeklerini geri vermediğini, çevreden sanığın etrafa faiz karşılığı borç para verdiğini sürekli duyduğunu beyan etmiş,

Mağdur D. kollukta; 2005 yılının Haziran ayında babası olan İ….n şirket işletmeciliğini devraldığını, Gölyaka Ziraat Bankasından babası … adına çek aldığını, 2006 yılının başlarındaki yaşadığı nakit sıkıntısından dolayı babası adına aldığı bazı çekleri Gölyaka’da ikamet eden sanık H. A.’a kırdırdığını, sanığın kuyumcu olduğunu, çek senet kırarak faizle para sattığını, bu işlemi kendisinden para talep eden kişilerin getirdiği çek ya da senedin üzerindeki rakamdan müşteriye altın satıyormuş gibi gramını tespit edip bu tespit edilen altın miktarını da kendisi hurda altın alıyormuş gibi hesaplayarak ve aradaki farkı düşerek nakit parayı borç talep edene vererek yaptığını, aslında bu işlem sırasında geçerli bir altın alışverişi olmadığını sadece hesaplamayı altın alışverişi varmış gibi yaptığını, sanığın yaklaşık %20- 30 kâr ile bu işi yürüttüğünü, defalarca sanığa babası adına düzenlenmiş çekleri kırdırdığını, çek bedellerini ve tarihlerini tam olarak hatırlamadığını, sanığa 10.000 Lira civarında faiz ödediğini, 2006 yılının ilk aylarından itibaren sanığa 15-20 adet çek verdiğini, yaklaşık bir yıl bu olayın devam ettiğini, çeklerin ödemesini bankaya yaptığını, sanığın kendisine altın satıyormuş gibi gösterdiği altınlar ile ilgili herhangi bir fatura ya da belge vermediğini beyan etmiş,

07.02.2008 tarihli duruşmada; sanık ile altın alışverişi yaptığını, altınları kuyumculuk yapan sanığa bozdurduğunu, sanığın altınları hurda olarak bozduğunu, ancak altın satarken işlenmiş altın olarak sattığını, aradaki fiyat farkının % 15-20 arasında değiştiğini, emniyette verdiği ifadesinin doğru olduğunu, sanığa herhangi bir borcunun bulunmadığını, şikayetçi olmadığını söylemiş, 10.06.2010 tarihli duruşmada ise; sanıktan bir seneye kadar aylık olmak üzere sürekli faiz karşılığında para aldığını, borçlarını ödediği halde sanığın senetlerini iade etmediğini, sanığın altın satmadığı halde hurda altın satar gibi borç para verdiğini, çek düzenlediklerini, “faizle para alıyorum” derken bunu kastettiğini ifade etmiş,

Tanık İsmail; oğlu olan mağdur D.’un sanık HA.’dan çek karşılığında hurda altın satın alıp başka bir kuyumcuya bu altınları satarak para aldığını, sanığın piyasada herkese bu şekilde altın sattığını duyduğunu, hurda altından kastettiğinin % 20 oranında tenzilat yapılmış altın fiyatı olduğunu, satarken kuyumcu normal altın fiyatından satar gibi hurda altın sattığını, karşılığında da çek aldığını, aradaki % 20 farkı sanık kuyumcunun kullandığını dile getirmiş,

Tanık Ş.; mağdur Z.’in dükkanını 135.000 Liraya satın aldığını, paranın bir miktarını nakit olarak ödediğini, kalan kısmı için anlaştıkları arsayı mağdurun isteği üzerine R.’a devrettiğini, sanığın tefecilik yaptığı konusunda bilgisinin olmadığını beyan etmiş,

Sanığın işyerinde yapılan arama sırasında ele geçen senetler üzerinde isimleri bulunan A. alınan beyanlarında; düğün için sanıktan altın aldıklarını, nakit olarak ödeyemedikleri için senet verdiklerini, zamanı gelince de borçlarını ödediklerini, faiz ödemediklerini ifade etmişler,

Senette imzası olan tanıklardan … hastası olması nedeni ile sürekli paraya ihtiyacı olduğunu, kimseden para bulamadığı için sanıktan alarak karşıladığını, bu dönem de sanıktan aldığı paranın karşılığını aynen kendisine ödediğini, herhangi bir şekilde faiz ödemediğini, sanıkla herhangi bir akrabalığının olmadığını söylemiş,

Tanık Y. kuyumcu olan sanık ile zaman zaman alışverişinin olduğunu, yaklaşık beş senedir parası bittikçe, 300-400 Lira sanıktan borç para aldığını, faizsiz olarak parayı geri ödediğini sanığın çevreye borç para verdiğini bildiğini, ancak faiz aldığını duymadığını beyan etmiş,

Sanık kollukta; 1997 yılından bu yana kuyumculuk yaptığını, işyerinde ele geçen defterlerin gelir gider durumunu gösteren geçmiş yıllara ait, el yazısı ile doldurduğu defterler olduğunu, mağdurlar Z. ve D.’u ilçe merkezinde esnaf olmalarından dolayı tanıdığını, ticari bir ilişkilerinin olmadığını, işi gereği altın alım satımı konusunda zaman zaman müşterisi olduklarını, beyanlarını kabul etmediğini, tefecilik yapmadığını beyan etmiş,

Duruşmada ise; alışverişlerde kredi kartı, çek ve senet karşılığı satış yaptığını, 1-1,5 yıldır D.’a çek karşılığı altın sattığını, çek üzerinde D.’un babası olan İ…. isminin yazdığını, kesinlikle faizle para vermediğini, Z.’le de altın alışverişlerinin olduğunu, kendisinden iki çek aldığını hatırladığını, Z. ve D.’dan herhangi bir alacağı olmadığını, Z. ve D.’un neden kendisini şikayet ettiklerini bilmediğini, amacının onlara yardım etmek olduğunu savunmuştur.

Tefecilik suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun “Topluma Karşı Suçlar” başlıklı üçüncü kısmının “Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar” başlıklı dokuzuncu bölümününde yer alan 241. maddesinde; Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. biçiminde düzenlenmiş,

Madde gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre;

“Faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesi, tefecilik suçunu oluşturur. Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, ‘senet kırdırma’ denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.

İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır”

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun öncesinde tefecilik suçu mülga 2279 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Kanununda ve 90 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de düzenlenmiş, 765 sayılı TCK’da tefecilik suçuna yer verilmemiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nda tefeciliğin tanımı yapılmamış, buna karşılık mülga 90 sayılı KHK ve 2279 sayılı Kanunda tefeci ve tefeciliğin tanımları yapılmıştır. Buna göre, 2279 sayılı Kanunun 14. maddesinde; “1 inci maddeye göre izin almaya mecbur olan hakiki veya hükmi şahıslardan bu mecburiyete riayet etmeyenlere veya 9 uncu madde hükümlerine göre Bakanlar Kurulunca ittihaz edilecek kararlara aykırı hareket eyleyenlere ve beyannamelerindeki şartları ve faiz hadlerini muvazaa ile gizleyenlere tefeci denir”, 90 sayılı KHK’nın 9. (Değişik madde: 21/06/1994-KHK-545/9. md.) maddesinde ise; “Bu Kanun Hükmünde Kararname uyarınca ikrazatçılık yapmak üzere izin alınmadan, faiz veya her ne ad altında olursa olsun, bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle, ödünç para verme işlemlerinin yapılması veya bu işlerin meslek ittihaz edilmesi ve Kanun Hükmünde Kararname uyarınca alınan ikrazatçılık izni iptal edildiği halde ödünç para verme işlerine devam edilmesi, tefecilik sayılır” şeklinde tanımlara yer verilmiştir.

Tefecilik kavramı, ikrazatçılık kavramı ile de yakından ilgili olup 90 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (Değişik: 21.6.1994-KHK – 545/3 md.) 3/a bendinde ikrazatçı; Devamlı ve mutad meslek halinde, faiz veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle, ödünç para verme işleriyle uğraşan veya ödünç para verme işlerine aracılık eden ve kendilerine faaliyet izni verilen gerçek kişiler olarak tanımlanmıştır.

Tefecilik suçunun hareket unsuru, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verme işlemidir. Bu suçun oluşması için öncelikle ikrazatçılık yapmak üzere yetkili organlardan izin alınmamış olmalı ya da verilen iznin iptal edilmiş olması gerekir. İzin alınarak faiz karşılığında ödünç para verilmesi eylemi suç olmayacaktır.

Tefecilik suçunun oluşması için, fail tarafından başka birisine ödünç olarak para verilmiş olması gerekmektedir. Ayrıca verilen bu paranın da kazanç elde etmek amacıyla verilmiş olması gerekir. Bir kimsenin paraya ihtiyacı olan kişiye yardımcı olmak amacıyla para verip bir süre sonra geri alması suç oluşturmayacaktır.

Tefecilik suçuyla korunan hukuki yarar, ekonomik kuralların ve serbest rekabet mekanizmasının işleyişinin bozulması ve kamu güvenliğinin korunmasıdır. Suçun konusunu kazanç karşılığı başkasına verilen ödünç para oluşturur. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ödünç; “İleride geri verilmek veya alınmak şartıyla alınan veya verilen şey” olarak ifade edilmiştir. Ancak burada ödünç olarak verilen her şey bu suçun konusunu oluşturmayacak, madde metninde de açık şekilde ifade edildiği gibi yalnızca “para” bu suçun konusunu oluşturacaktır. Öte yandan paranın Türk parası ya da yabancı para olması suçun oluşması bakımından önem taşımamaktadır. Gerek Türk parası gerekse de yabancı para tefecilik suçunun maddi konusu olabilir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden önceki dönemde tefecilik suçunun oluşması için Ceza Genel Kurulunun 03.07.1995 gün ve 207-236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, bir kimsenin birden fazla kişiye sürekli ve sistemli bir biçimde faiz karşılığı ödünç para vermek suretiyle kendisine çıkar sağlaması gerekmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 241. maddesindeki düzenlemeye göre ise, kişinin yalnızca bir kişiye ödünç para vermesi suçun oluşması için yeterli olup bu işi meslek haline dönüştürüp dönüştürmemesinin bir önemi bulunmamaktadır. Bu nedenle suçun temadi ettiğinden ve birden fazla kişiye ödünç para verilmesinin tek suç oluşturduğundan bahsedilemeyecektir. Nitekim tefecilik suçundan verilen hükümlerin temyiz incelemesini yapan Özel Dairelerce de durum bu şekilde kabul edilmiştir. (4. CD.nin 02.07.2012 gün 12999-15810 ve 5. CD.nin 25.09.2014 gün 3665-9013 sayılı kararları).

Tefecilik suçu, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verme eylemiyle tamamlanır. Kasten işlenen bir suç olup suçun tamamlanması için fiilen kazanç elde edilip edilmediğinin ve ödünç verilen paranın geri ödenip ödenmediğinin bir önemi bulunmamaktadır.

Tefecilik suçu, madde gerekçesinde de açıklandığı üzere “senet kırdırma” denilen yöntemle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. Bu gibi durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Mağdurların mahkemede kısmen farklılık gösterse de özünde değişmeyen istikrarlı anlatımları, sanığın çevredekilere sürekli borç para verdiğine ilişkin araştırma tutanağı, bu tutanağı doğrulayan tanıklar C. ve Y.’un beyanları, sanığın yakın akrabalık ve iş ilişkisi bulunmayan kişilere karşılıksız olarak sürekli borç para verdiğine ilişkin savunmasının hayatın olağan akışına ve genel hayat tecrübelerine uygun düşmediği dikkate alındığında; kuyumculuk yapan sanığın, mağdurlar Z. B. ve D. A.’ın ödünç para talep etmeleri üzerine, herhangi bir altın alım satımı olmadığı halde, altın satmış gibi mağdurlardan çek aldıktan sonra, bu kez sattığı altını hurda altın olarak geri alıyormuş gibi hesap yaparak, çek bedelinden daha az bir parayı mağdurlara verme biçimindeki eyleminde, çekin el değiştirmesi kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmayıp, kazanç elde etmek amacıyla çekin kendisi satın alınarak ödünç para verildiğinden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu‘nun 241. maddesinde düzenlenen tefecilik suçunun tüm unsurlarının oluştuğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, sanığın tefecilik suçundan cezalandırılmasına ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararı isabetli olup haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Sonuç

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.05.2015 tarihinde yapılan müzakerede oybirliği ile, karar verildi.

Kayseri Ceza Avukatı

Alanında yetkin Kayseri ceza avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; ceza yargılamalarında savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek taraflara avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Ceza davalarında gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması açısından alanında uzman bir Kayseri ceza avukatı veya ağır ceza avukatından hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Yargılama sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. 

Alanında yetkin Kayseri Avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde taraflara hukuki yardım sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru sürecinde herhangi bir mağduriyete veya hak kaybına uğramamak için gerekli başvuruların zamanında ve usulüne uygun yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu süreçte, alanında uzman bir avukattan hukuki yardım alınması faydalı olacaktır. Zülküf Arslan Hukuk Bürosu olarak; Yalçınkaya Kararı başta olmak üzere AİHM kararlarının Türkçe çevirilerini yapan Eski AİHM Hukukçusu Dr. Orhan Arslan koordinatörlüğünde müvekkillerimize Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurusunun yanı sıra emsal AYM ve AİHM Kararları çerçevesinde yeniden yargılama başvurusu hususunda da hukuki destek vermekteyiz.

Kayseri ceza avukatı veya Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru yapmak ve süreci takip etmek için bir avukat arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile başvuru ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.