Nafaka Borçlusunun Durumunun Bozulması Halinde Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü

Hizmetlerimiz

Nafaka Borçlusunun Mali Durumunun Bozulması Nedeniyle Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü? - Kayseri Boşanma Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Nafaka Borçlusunun Mali Durumunun Bozulması Nedeniyle Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması Mümkün mü?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2017/1009 Karar No: 2019/1179 K. Tarihi: 14.11.2019

Mahkemesi: Aile Mahkemesi

Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda … Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.03.2015 tarihli ve … sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 11.11.2015 tarihli ve 2015/10236 E., 2015/17712 K. sayılı kararı ile;

“…Davacı dilekçesi ile; davalı ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı ilamı ile boşandıklarını, davalıya 200,00 TL yoksulluk nafakası bağlandığını, bilahare anılan tutarın yine Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı ilamı ile 300,00 TL’ye yükseltildiğini, ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, yoksulluk nafakasına ihtiyacı kalmadığını iddia ederek, yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, olmazsa indirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı cevap dilekçesi ile; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemesine üç defa şikayette bulunduğunu, nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını, davanın haksız ve kötü niyetli olduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı, fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı gerekçesi ile; davanın kabulü ile Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2009/69 Esas ve 2010/72 Karar sayılı boşanma davası ile bağlanan ve Gölcük 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2011/409 Esas ve 2011/589 Karar sayılı dosyası ile artırılan yoksulluk nafakasının dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere kaldırılmasına karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 176/4. maddesine göre: “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.” Aynı şekilde 176/3. maddesi uyarınca; irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi halinde mahkeme kararıyla kaldırılır“.

Davacı, yukarıdaki yasa hükümleri gereğince; davalının yoksulluğunun ortadan kalktığı iddiasıyla nafakanın kaldırılmasını istemektedir. Bu durumda, öncelikle yoksulluk kavramı üzerinde durmak gerekir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarih ve 2-656-688 sayılı kararında da kabul edildiği gibi yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir.

Hemen belirtmek gerekir ki; Hukuk Genel Kurulunun yerleşik kararlarında “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakası bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu kabul edilmemiştir (HGK. 07.10.1998 gün, 1998/2-656 E.- 1998/688 K. 26.12.2001 gün 2001/2-1158-1185 sayılı ve 01.05.2002 gün 2002/2-397-339 sayılı kararları).

Somut olayda; davalı (kadın) boşanma sırasında bir işte çalışmamaktadır. Yaptırılan kolluk araştırması ile boşanmadan sonra bir Devlet Hastanesinin bilgi işlem bölümünde çalışmaya başladığı, aylık 1.000 TL gelirinin olduğu, davacının ise günlük işçi olarak çalıştığı, aylık ortalama 500-750 TL gelirinin olduğu anlaşılmaktadır.

Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir. Yoksulluk nafakası, ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki, bilimsel öğretide: “Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğindedir” şeklinde açıklamalara yer verilmiş bulunmaktadır (Akıntürk, Turgut: Aile Hukuku, 2. cilt, İst. 2002, sh.294).

Davacının aylık gelir durumuna göre değerlendirildiğinde, davalının çalışarak elde ettiği gelir ile aldığı nafaka miktarı toplamının, davalıyı yoksulluktan kurtaracak nitelikte bulunmadığının kabulü gerekir.

Mahkemece, dava tarihindeki şartlara göre; davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edilerek, nafakada hakkaniyete göre uygun bir miktar indirime gidilebileceği düşünülmeden, yukarıdaki gerekçe ve yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulü doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması istemine ilişkindir.

Davacı vekili; boşanma kararı ile mahkemece davalı lehine aylık 200,00TL yoksulluk nafakası ödenmesine hükmedildiğini, bu tutarın bilahare mahkemece aylık 300,00TL’ye yükseltildiğini ancak davalının sigortalı olarak çalışmaya başladığını, kendisinin ise bel rahatsızlığından dolayı işten ayrılmak durumunda kaldığını, devamlı ve düzenli bir işinin bulunmadığını, davalının asgari ücrete tabi bir işte çalışarak ülke koşullarında tespit edilen asgari geçim standardını yakaladığını dolayısıyla yoksulluğunun ortadan kalktığını ileri sürerek yoksulluk nafakasının kaldırılmasına olmadığı takdirde indirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili; davacı ile boşandıklarından beri nafaka tutarlarını düzenli olarak ödemediğini, bu hususta icra ceza mahkemelerine şikayette bulunduğunu, davacının nafaka bedellerini ödememek için işten ayrıldığını kaldı ki asgari ücretle çalışmanın nafakanın kaldırılmasına yeterli sebep teşkil etmeyeceğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece; davalı kadının sigortalı olarak çalıştığı, düzenli ve sürekli bir gelirinin bulunduğu, asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı fakat sigortalı olarak çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırdığı, davacının ise boşanma kararından sonra mali durumunun bozulduğu, işten çıkarıldığı, düzenli ve sürekli gelirinin bulunmadığı, günlük işlerde çalıştığı yine nafaka alacaklısı kadının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsü davacının gelir durumu, önceki nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengenin de gözetildiği belirtilerek davanın kabulü ile dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yoksulluk nafakasının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece; önceki kararda belirtilen gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiş, karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına göre davalı yararına hükmedilen yoksulluk nafakasının kaldırılmasına mı yoksa indirilmesine mi karar verilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramlar kısaca açıklanacak ve devamında nafaka alacaklısı davalının eldeki davada değişen mali durumu karşısında Özel Dairenin bu konudaki bozması değerlendirilecektir.

Öncelikle belirtilmelidir ki, yoksulluk nafakası, boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş için verilen bir nafaka türü olup, söz konusu bu nafaka boşanma davası kesinleştikten sonra işlemeye başlayacaktır.

Yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından biri olup, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.

Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.

Aynı Kanun’un “Tazminat ve nafakanın ödenmesi” başlıklı 176. maddesinde düzenlenen hükme göre;

“Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir.

Manevi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemez.

İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır.

Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.

Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.”

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 275 K.; 11.03.2009 tarihli ve 2009/2-73, 2009/118 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir.

Bunun yanında, yoksulluk nafakası istenebilmesi için istemde bulunan tarafın boşanma yüzünden yoksulluğa düşme tehlikesiyle karşılaşmış bulunması şarttır. Başka bir ifadeyle, geçimini kendi mali kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkânından yoksun olan taraf diğer koşulları da varsa yoksulluk nafakası talep edebilecektir.

Öte yandan, yoksulluğun ortadan kalkması hâlinde mahkemece nafakanın kaldırılmasına karar verilebileceği gibi, tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına da karar verilebilir. Diğer bir anlatımla iradın arttırılması veya azaltılması için tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin bunu gerektirmesi aranmaktadır.

Yargıtayın yerleşik kararlarında “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması” yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.12.2001 tarihli ve 2001/2-1158 E., 1185 K; 01.08.2002 tarihli ve 2002/2-397 E., 339 K.; 28.02.2007 tarihli ve 2007/3-84 E., 95 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275E., 275 K.; 11.03.2009 tarihli ve 2009/2-73 E., 2009/118 K.; 13.05.2009 tarihli ve 2009/3-165 E., 2009/186 K.; 04.05.2011 tarihli ve 2011/2-155 E., 2011/278 K. sayılı kararları).

Hatta, asgari ücretin biraz üzerinde gelire sahip olunması dahi yoksulluk nafakasının bağlanmasını imkânsız kılmaz. Ne var ki, asgari ücret seviyesinde veya biraz üzerinde gelir elde edilmesi yoksulluk nafakası bağlanmasına engel değilse de bu durumun nafaka miktarının tespitinde esas alınacağı da unutulmamalıdır.

Yoksulluk durumu günün ekonomik koşulları ile birlikte, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları değerlendirilerek takdir edilmelidir.

Somut uyuşmazlığa gelince; boşanma kararı ile davalı lehine hükmedilen 200,00TL yoksulluk nafakası tutarı, nafakanın arttırılmasına ilişkin davada bilahare 300,00TL’ye yükseltilmiştir. Her iki dosyada da tarafların mali ve sosyal durumlarında bir değişiklik bulunmamakla birlikte nafaka alacaklısı kadın ilgili tarihlerde çalışmayıp düzenli bir geliri bulunmazken, nafaka yükümlüsü erkeğin ise bir fabrikada işçi olarak çalışıp aylık düzenli bir gelire sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Davacı, eldeki davada belindeki rahatsızlıktan dolayı işten ayrılmak zorunda kaldığını, gündelik işlerde çalışabildiğini, nafaka ödeyecek mali gücünün bulunmadığını davalının ise işe başladığını, asgari ücretle çalıştığını belirterek nafakanın kaldırılmasını olmadığı taktirde indirilmesini istemiştir. Mahkemece yaptırılan ekonomik ve sosyal durum araştırması sonucunda düzenlenen tutanakta, davacının günlük işçi olduğu, bu işlerden aylık 500,00-750,00TL kazandığı, davalının ise Gölcük Devlet Hastanesi Bilgi İşlem Biriminde çalıştığı, aylık gelirinin 1.000,00TL olduğu bildirilmiştir. Nitekim tutanakta da tespit edildiği gibi davalı da 24.03.2015 tarihli celsede, devlet hastanesinde sigortalı olarak, asgari ücretle çalıştığını beyan etmiştir.

Gerçekten de nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengenin dava tarihi itibariyle önemli ölçüde bozulduğu görülmektedir. Özel Daire bozma kararının gerekçesi asgari ücretle çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldırmadığı dolayısıyla davalının yoksulluğu ortadan kalkmadığından nafakada bir miktar indirime gidilmesi gerektiği yönündedir. Elbette az yukarda yer verilen Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla da istikrarlı bir şekilde vurgulandığı gibi, günümüzün ekonomik ve sosyal koşullarında asgari ücretle bir işte çalışmanın yoksulluğu ortadan kaldıracağını söylemek mümkün olmadığından nafaka alacaklısı davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığının kabulü gerekecektir.

Hemen belirtilmelidir ki, irad biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın hangi hâllerde kaldırılacağı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 176. maddesinin 3. fıkrasında sayılmıştır. Buna göre; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hallerinde nafaka, mahkeme kararıyla kaldırılabilecektir. Bu durumda, asgari ücret seviyesinde bir gelire sahip olan nafaka alacaklısı davalının yoksulluğunun ortadan kalkmadığı kabul edildiğinden Türk Medeni Kanunu’nun 176/3. maddesi uyarınca nafakanın kaldırılması olanağının bulunmadığı açıktır.

Bu nedenle olayımızda nafaka yükümlüsü davacının mali gücünün önemli ölçüde eksilmiş olması hâli irdelenecek ve mevcut yasal düzenleme karşısında nafaka ödeyecek mali güce sahip olmamanın nafakanın kaldırılmasını olanaklı kılıp kılmayacağı hususu tartışılacaktır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında azınlıkta kalan Kurul üyelerince, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesinde maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının ödenme biçiminin düzenlendiği, 176. maddenin 3. fıkrasında mahkeme kararıyla kaldırılacağı hükme bağlanan tazminat veya nafakanın hangi koşullarda kendiliğinden kalkacağı veya mahkeme kararıyla kaldırılacağının tahdidi olarak sayıldığı, 176. maddenin 4. fıkrasında ise mali durum değişikliğinin ancak arttırma ve indirme sebebi olarak düzenlendiği, nafakanın kaldırılması hâllerinin tahdidi olarak sayılıp, çerçevenin çizildiği bir noktada yasa koyucu gibi hareket serbestisinin söz konusu olamayacağı, dolayısıyla nafaka borçlusunun mali gücüne ilişkin değişikliklerde nafakanın kaldırılmasına yasanın imkân vermediği savunulmuştur.

O zaman burada Medeni Hukukun uygulanması, Kanunun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanacağını düzenleyen 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesi ele alınmalıdır.

Bilindiği üzere, Kanunların uygulanması ifadesiyle kastedilen husus, genel ve soyut hukuk kurallarının, somut ve özel olaylara uygulanmasıdır. Bunun nasıl gerçekleşeceği 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1. maddesinde “Kanun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.” ifadesiyle açıklanmıştır. Hükmün birinci fıkrası, yasallık ilkesi içinde kanunun nüfuz ettiği alanı açıklamakta iken ikinci fıkrası ise birinci fıkrayla bağlantılı olarak keyfilik yasağını düzenlemektedir. Ayrıca TMK md.1’in uygulama alanının sadece Türk Medeni Kanunu değil, tüm özel hukuk alanı olduğunu ve dahi kıyasen tüm kamu hukuku alanında da uygulama alanı bulduğunu söylemek gerekir.

Kanun hükmünün metni, sözü ve özüyle (ruhuyla) uygulanır. Kanunun özüyle uygulanması yorumlanması ile mümkündür. Kanunun sözü ile özü arasındaki ilişki birbirbirine zıt olmamalı, birbirinden ayrılmaz bir bütünlük teşkil etmelidir. Hemen belirtilmelidir ki sözüyle ve özüyle uygulamada bir öncelik sonralık ilişkisi söz konusu değildir, hâkim her iki unsuru yani Kanunu hem özü hem de sözüyle birlikte olaya uygulayacak, sözü ile olaya uygun olan bir hükmün özüyle de olaya uygun olup olmadığını araştıracaktır. Öyleyse bir hüküm, ancak özü ile sözü uyum sağladığı durumlarda uygulanabilir niteliktedir (Antalya,G. / Topuz, M.: Medeni Hukuk, İstanbul 2018, s. 280, 281).

Kanunun sözü (lafzı), herhangi bir yoruma gidilmeksizin kanun hükmünün metninden çıkan anlamı ifade eder. Kanunun sözüyle uygulanması, dil elemanları ve araçlarından hareketle kanun metnini anlamlandırmaktan ibarettir. Kanunun sadece sözüyle uygulanması için o kanun hükmünün yoruma ihtiyaç duyulmayacak açıklıkta olması gerekir.

Diğer taraftan Kanunun sözünden çıkan anlam ile özünün uyuşmadığı durumlar olabileceği gibi kanun maddelerinin sadece sözüyle uygulanması çoğu zaman yeterli gelmeyebilir. Nitekim kanunun lâfzı her zaman somut olaya uygulanabilecek açıklıkta ve netlikte değildir. Bu tür durumlarda kanunun sözüne değil kanun koyucunun amacına aykırı hareket etmemek koşuluyla kanunun özünün ortaya çıkarılması gerekir. Kanunun özünü ortaya çıkaracak faaliyet ise onun yorumlanmasıdır, yorumlama ise objektif olmalı, kanun metninin sözünü dışlamamalı, kanun metnine bağlı olarak yapılmalıdır (Antalya/ Topuz, s. 283).

Hâkimin hem söz hem de öze göre kanunu uygulaması gerektiği 04.02.1959 tarihli ve 1957/14 E. 1959/6 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, “…Kanun hükümlerinin, sadece kanunun lâfzına göre değil, fakat hem lâfzına hem de ruhuna göre tefsir edilmesi ve kanunun yalnız lâfzına dayanılarak hükümlerin konuluş maksatlarına aykırı neticelere varılmasına meydan bırakılmaması, bugünkü hukuk ilminin ve tatbikatının ana kaidelerindendir…” ifadeleriyle açıklanmışken, kanunun sözünden çıkan anlama göre uygulanmasının kanunun amacına aykırılık teşkil edeceği durumlarda ise ruhundan çıkan mânaya göre hüküm verilmesi gerektiği ise 27.03.1957 tarihli ve 1957/1 E., 1957/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, “…Kanun hükmünün mânasını tayin etmekte ilk esas, metnin meydana geldiği sözlerden çıkan mânadır ve ancak bu şekilde metne verilmesi gereken mâna, hükmün kanuna konulmasıyla güdülen gayeye aykırı neticeler doğuracak olduğu takdirde, lâfızdan çıkan mâna yerine, kanunun ruhundan çıkan mânaya göre hüküm verilmesi gerekir ki, bu durum, Medeni Kanunun birinci maddesinde kabul edilen kanunun lâfziyle ve ruhiyle temas ettiği bütün meselelere tatbik olunacağı kaidesinin neticelerindendir…” şeklinde açıklanmıştır.

Bir hukuk kuralının hangi amaçla konulduğunu belirlemek, başka bir ifadeyle anlamını ortaya çıkarmak için yapılan düşünsel faaliyete yorum denir. Hukuk kuralı açık ve anlaşılır nitelikte değil, belirsiz ve çelişkili durumlara mahal veriyorsa kanunun özü ortaya çıkarılmalıdır. Bu da Kanun hükmünün yorumlanması ile mümkündür. Bu kapsamda birçok yorum metodu bulunmaktadır ancak kanunun özünü ortaya çıkarmakla yükümlü olan hâkim tek bir yorum metoduna başvurmak yerine bütün yorum metodları ve araçlarından faydalanmalı hangi metod kanunun özünü daha iyi ortaya koyuyorsa onu tercih etmelidir. Yorum yapılırken öncelikle korunmak istenen menfaat dengesi tespit edilmeli ve Kanunun tümüne hakim temel ilke ve kurallar dikkate alınmalıdır.

Hemen burada Roma Hukukundan beri kabul edilen ve kanunların amaçlarına uygun yorumlanması ilkesinden hareket eden “amaca dayalı yorum” metodundan bahsedilmelidir. Günümüzde hakim olan, Yargıtay ve İsviçre Federal Mahkemesince benimsenen bu metod ile “kanun hükmü” düzenlenen menfaatin değerlendirilmesine göre yorumlanır. Bu yorum metodunda kuralın konulduğu zamandaki amaç esas alınmaz, uygulandığı andaki ihtiyaçlara nasıl cevap vereceği araştırılır ve tespit edilir. Yorumlamada kanuna, toplumun zamanla birlikte değişen ihtiyaçlarını karşılamaya yarayacak bir anlam verilmeye çalışılır başka bir anlatımla kanunun amacı günümüzün ihtiyaçları ve somut olayın özellikleri değerlendirilerek tespit edilir, hükmün amacı ile korunması gereken menfaat birlikte değerlendirilerek yorum yapılır (Antalya/ Topuz, s. 292).

Yoksulluk nafakasının hangi koşullarda istenebileceği 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 175. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme gereğince yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için, boşanmaya karar verilmiş olması, nafaka talep eden eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşmüş ya da düşecek olması ve diğer eşe nazaran daha az kusurlu veya eşit kusurlu bulunması ya da boşanmaya neden olan olaylarda tamamen kusursuz olması gerekir. Yoksulluğa düşmüş ya da düşecek olan taraf geçimi için diğer taraftan ancak “mali gücü oranında” nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün ise kusuru aranmaz.

Yoksulluk nafakasına hükmedilme koşullarını düzenleyen kanun koyucu “mali gücü oranında” nafaka istenebileceği ifadesiyle, nafaka yükümlüsünün mali gücünün bulunmasını da bir koşul olarak öngörmüştür.

Kanun ilk olarak hükümde geçen kelimelerin sözüyle, sonra korunması gereken menfaate ilişkin değerlendirme ile ve amacına uygun olarak ruhuyla uygulanacaktır.

Kanun metnindeki “mali gücü oranında” ifadesi ile borçlunun ekonomik gücünün varlığına işaret edilmiştir. Bu durumda kanunun sözünden çıkan mânadan, borçlunun mali gücünün bulunmaması durumunda nafakanın kaldırılmasına da hükmedilebilecektir. Yine buradan nafakanın kaldırılması, arttırılması ya da azaltılmasını hâllerine yer veren TMK’nın 176/3. ve 4. maddelerindeki sıralamaların, TMK’nın 175. maddesinde belirtilen ödeme gücü bulunanlar yönünden geçerli olduğu sonucuna varılmaktadır.

Diğer taraftan, yoksulluk nafakasının özünde ise, sosyal dayanışma ve ahlakî değerler yer almaktadır.

Madde metninden de anlaşıldığı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. Ancak yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yönelik olduğu içindir ki, boşanmış olan yoksul tarafa verilecek olan yoksulluk nafakası, hiçbir surette diğer tarafa yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde olmayacaktır. Şayet böyle olsaydı, sadece boşanmada kusuru olan eşten istenebilmesi gerekirdi. Oysa ki, maddede açıkça belirtildiği gibi, kusursuz eş dahi yoksulluk nafakası ödemekle yükümlüdür. Yoksulluk nafakası, bir bakıma evlilik birliği devam ettiği sürece söz konusu olan karşılıklı bakım ve geçindirme ödevinin devam ettirilmesi anlamını taşımaktadır (Akıntürk, T./Ateş, D.: Aile Hukuku, C. 2, İstanbul 2019, s. 302).

Polatlı 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Anayasa Mahkemesine yaptığı iptal başvurusunda “4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 176. maddesinin üçüncü fıkrasının, nafaka alacaklısının yoksulluğunun ortadan kalkması hâlinde nafakanın kaldırılmasını düzenlemesine rağmen, tarafların mali durumlarının değişmesi hâlinde nafakanın artırılması ya da azaltılmasını düzenleyen aynı maddenin itiraz konusu dördüncü fıkrasının, nafaka borçlusunun ekonomik durumunun olumsuz yönde değişmesi hâlinde, nafakanın tamamen kaldırılmasına olanak tanımadığı gerekçesiyle Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğunu” ileri sürerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 175/1 ve l76/4. maddelerinin iptalini istediği başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi 25.06.2009 tarihli ve 2005/ 56 E., 2009/94 K. sayılı kararı ile;

“…Evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmen devamı niteliğinde olan yoksulluk nafakasının özünde, sosyal ve ahlâki düşünceler yer almaktadır. Nafaka talep edilen eşin kusursuz da olsa nafaka ödemekle yükümlü kılınması, yoksulluk nafakasının tazminat ya da cezadan farklı bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Yoksulluk nafakasının amacı hiçbir zaman nafaka alacaklısını zenginleştirmek değildir. Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması, diğer bir ifadeyle kendi kusurundan kaynaklanmamak koşuluyla yoksul olmaması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yoksulluk nafakasının sosyal ve ahlâki düşüncelere dayanması özelliği, sadece nafaka talep eden tarafa nafaka verilmesinde değil, aynı zamanda nafaka talep edilen tarafın nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması koşulunda da kendisini göstermektedir. Bu nedenle, nafaka borçlusunun kendi kusuru bulunmaksızın yoksulluğa düşmesi hâlinde, hâkim Yasa metninde açıkça belirtilmese dahi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesine göre yoksulluk nafakasının koşulları ve kabul ediliş amacını göz önünde bulundurarak, nafakanın 4721 sayılı TMK’nın 176. maddesinin dördüncü fıkrası gereğince tamamen kaldırılmasına da karar verebilecektir…”

gerekçesiyle Anayasanın 2. maddesine aykırı görmediği iptal isteminin reddine karar vermiştir.

Öte yandan, Anayasa’nın 17. maddesine göre herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı vardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesi uyarınca da özel yaşama saygı kapsamında kişinin fiziksel ve zihinsel bütünlük ve bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkı bulunmaktadır. Bireyin ödeyeceği nafaka maddi ve manevi varlığını ortadan kaldırmamalıdır (Anayasa Mahkemesi, İbrahim Acar Başvurusu, Başvuru No: 2016/3140, Karar tarihi: 07.11.2019).

Gerçekten de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 1. maddesi hâkime önüne gelen uyuşmazlığı adil bir şekilde çözmesi için oldukça önemli bir hareket serbestisi tanımaktadır. Hâkim önündeki sorunu kanun hükmünün sözüyle tam olarak çözemiyorsa, o zaman kanunun özüne yani konuluş amacına giderek karar verecektir. Yoksulluk nafakasını düzenleyen TMK’nın 175. maddesinin sözünde de özünde de nafaka borçlusunun mali gücünün varlığı yatmaktadır. Bu nedenle sadece tazminat ve nafakanın ödenme biçimini düzenleyen TMK’nın 176. maddesi değerlendirilerek sonuca ulaşmak kanunun sözünden ve özünden çıkan anlamla bağdaşmamaktadır.

Eldeki davada kendi kusurundan kaynaklanmayan bir sebeple yoksulluğa düşen davacı bel rahatsızlığı sebebiyle işten ayrılmak zorunda kalmıştır. Gündelik işlerde çalıştığı, düzenli bir gelirinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. 23.12.2014 tarihli dava dilekçesi ile davacı, nafaka ödemelerini büyük güçlükler içinde yaptığını artık ödeme imkânının kalmadığını belirtmiştir. Davalı da nafaka alacağı için İcra Mahkemelerine şikâyetlerde bulunduğunu, davacının bir kez beraat edip, bir kez de tazyik hapsiyle cezalandırıldığını, sonuncu şikâyetinin ise hâlen derdest olduğunu 03.03.2015 tarihli cevap dilekçesinde bildirmiştir. Dolayısıyla, boşanma sonrasında yapılan nafaka ödemelerinin de büyük güçlüklerle gerçekleştirildiği nafaka borçlusunun ödeme zafiyeti içinde bulunduğu kuşkusuzdur. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 31.12.1976 tarihli ve 1976/9370 E.-13138 K. sayılı kararında da belirtildiği gibi “hâkim, insana, tabiata, gerçeğe, olağana sırt çevirmeden ve katı kalıplar içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır“. Tarafların eldeki davada tespit edilen mali durumlarından davacının gündelik işlerde çalışıp aylık gelirinin 500,00 -750,00TL arasında değiştiği, davalının ise sigortalı bir işte çalıştığı ve aylık 1.000,00TL gelirinin bulunduğu görülmektedir. Bu durumda da, nafakanın kaldırılması hakkaniyete, yoksulluk nafakasının temelinde yatan sosyal ve ahlaki fikre uygun düşecektir.

O hâlde, davacının boşanma davasından sonra mali durumunun bozulduğu, sürekli gelirinin bulunmadığı, nafaka alacaklısı kadının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsünün gelir durumu ve önceki nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengenin de gözetildiği gerekçesiyle dava tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yoksulluk nafakasının kaldırılmasına hükmeden yerel mahkeme direnme kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, mevcut düzenleme gereği nafaka alacaklısının mali durumunun önem arz ettiği, asgari ücretle çalıştığı, yoksulluktan kurtulmadığı, nafaka borçlusunun mali durumunun bozulmasının ise Kanunda indirim sebebi olarak öngörüldüğü, yine dosyada davacının bel rahatsızlığının tedavisinin mümkün olmadığına bu nedenle çalışamayacağına dair bir iddiasının ve doktor raporunun bulunmadığı, çalışmasına engel teşkil edecek fiziki rahatsızlığını ispat edemediği belirtilen nedenlerle nafakada hakkaniyete göre bir miktar indirime gidilmesi gerekirken tamamen kaldırılmasına hükmeden yerel mahkeme direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararı onanmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 14.11.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Alanında yetkin Kayseri boşanma avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Bürosu, anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma davalarında Kayseri boşanma avukatı ve arabulucu olarak tazminat davası, nafaka davası, velayet davası, mal rejiminin tasfiyesi gibi aile hukuku ile ilgili her türlü konuda avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Kayseri Boşanma Avukatı kadrosu ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, boşanma davası sırasında ve sonrasında müvekkillerimize gerekli hukuki danışmanlık desteği sağlamaktadır. Kayseri boşanma avukatı kadromuz; boşanma davası, anlaşmalı boşanma, çekişmeli boşanma, zina nedeniyle boşanma, terk nedeniyle boşanma, tanıma ve tenfiz davası, nafaka davası, tazminat davası, velayet davası, mal rejimi davası gibi aile hukuku davalarında müvekkillerimizi temsil etmekte, ayrıca hukuki danışmanlık ve arabuluculuk hizmeti de vermektedir.

Kayseri boşanma avukatı kadromuz; anlaşmalı boşanma davası, çekişmeli boşanma davası, boşanma sonrası mal paylaşımı, nafaka davası, velayet davası ve velayetin değiştirilmesi, iştirak nafakası, yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminat davası gibi aile hukuku alanına giren konularda uzmanlığa ve 15 yılı aşkın tecrübeye sahiptir. Kayseri boşanma avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan boşanma süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile boşanma davası ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.