İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi

Hizmetlerimiz

İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

İkinci Kesin Bozma Kararı Üzerine Verilen Mahkeme Kararlarının Temyiz İncelemesi

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

Kesin hüküm – Madde 303

(1) Bir davaya ait şeklî anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.

(2) Bir hüküm, davada veya karşılık davada ileri sürülen taleplerden, sadece hükme bağlanmış olanlar hakkında kesin hüküm teşkil eder.

(3) Kesin hüküm, tarafların küllî halefleri hakkında da geçerlidir.

(4) Bir dava dolayısıyla ortaya çıkan kesin hüküm, o hükmün kesinleşmesinden sonra dava konusu şeyin mülkiyetini tarafların birisinden devralan yahut dava konusu şey üzerinde sınırlı bir ayni hak veya fer’î zilyetlik kazanan kişiler hakkında da geçerlidir. Ancak, Türk Medenî Kanununun iyiniyetle mal edinmeye ait hükümleri saklıdır.

(5) Müteselsil borçlulardan biri veya birkaçı ile alacaklı arasında yahut müteselsil alacaklılardan biri veya birkaçı ile borçlu arasında oluşan kesin hüküm, diğerleri hakkında geçerli değildir.

Bozmaya uyma veya direnme – Madde 373

(1) Yargıtay ilgili dairesinin tamamen veya kısmen bozma kararı, başvurunun bölge adliye mahkemesi tarafından esastan reddi kararına ilişkin ise bölge adliye mahkemesi kararı kaldırılarak dosya, kararı veren ilk derece mahkemesine veya uygun görülecek diğer bir ilk derece mahkemesine, kararın bir örneği de bölge adliye mahkemesine gönderilir.

(2) Bölge adliye mahkemesinin düzelterek veya yeniden esas hakkında verdiği karar Yargıtayca tamamen veya kısmen bozulduğu takdirde dosya, kararı veren bölge adliye mahkemesi veya uygun görülen diğer bir bölge adliye mahkemesine gönderilir.

(3) Bölge adliye mahkemesi, 344 üncü madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra Yargıtayın bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir.

(4) Yargıtayın bozma kararı üzerine ilk derece mahkemesince bozmaya uygun olarak karar verildiği takdirde, bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir.

(5) İlk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesi kararında direnirse, bu kararın temyiz edilmesi durumunda inceleme, kararına direnilen dairece yapılır. Direnme kararı öncelikle incelenir. Daire, direnme kararını yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir.

(6) Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.

(7) Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorunludur.

Önceki Bozmayı Ortadan Kaldıracak Şekilde Verilen İkinci Kesin Bozma Kararına İlişkin Temyiz İncelemesi

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2017/3073 Karar No: 2019/844 Karar Tarihi: 02.07.2019

Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 28.07.2009 tarihli ve 2008/394 E., 2009/337 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 15.12.2011 tarihli ve 2011/3803 E., 2011/7034 K sayılı kararı ile ;

“…Davacı vekili, dava konusu 101 ada 690 parsel sayılı taşınmazın kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına tespit ve tescil edildiğini, oysa bu yerin 70 – 80 yıldan beri vekil edeni ve onun miras bırakanı ile haricen satıcılarından kaldığını, bu yere ait 1937 tarihli vergi kaydının bulunduğunu açıklayarak kadastroda Hazine adına oluşturulan tapu kaydının iptali ile vekil edeni adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Hazine, çekişmeli yerde davacı yararına zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleşmediğini, kadastro tespitinin doğru olduğunu ve davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, davacının tutunduğu vergi kaydının dava konusu yere uyduğu, bu yerde davacı ve satıcılarının eklemeli zilyetliğinin 40 – 50 yıldan fazla devam ettiği ve bu yerin kuru tarım arazisi niteliğinde olduğu açıklanarak 19.6.2003 tarihinde davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davalı Hazine vekilinin temyizi üzerine; mahalli mahkeme kararı, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 23.03.2004 tarih, 2004/1711-2146 Esas ve Karar sayılı ilamıyla bozulmuştur.

Yerel mahkemece bozmaya uyduktan sonra gerekli araştırmalar yapılmış ve 28.12.2006 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Bu karar, davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairenin 06.12.2007 tarih 2007/6737-7016 Esas ve Karar sayılı ilamıyla oyçokluğuyla bozulmuştur. Karar düzeltme isteği de oyçokluğuyla reddedilmiş olup; yerel mahkeme Dairenin ikinci bozma ilamına da uymuştur. Son bozmadan sonra, keşif yapılmış, bilirkişilerden rapor alınmış ve mahkemece davanın kısmen kabul ve kısmen reddine, 03.06.2009 tarihli bilirkişi raporu ve ekli krokide A harfiyle gösterilen kırmızı renkle boyalı 30.000 m2’lik kısma ilişkin Hazine adına olan tapu kaydının iptaliyle son parsel numarası verilerek davacı … tapuya kayıt ve tesciline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Bu son karar, Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Toplanan deliller, tüm dosya kapsamından; dava konusu yere ait tapu kaydı ve kadastro tutanağı getirtilip incelenmiştir. 101 ada 690 parsel sayılı taşınmaz, 131588,47 m2 olarak, susuz tarla niteliğiyle, senetsizden, 05.10.1994 tarihinde, arazi sahipleri bilinemediğinden bahisle Hazine adına tespit görmüş ve itirazsız olarak 27.4.1995 tarihinde kesinleşmiştir. Tapu kaydı halen Hazine üzerindedir. Mahallinde 18.11.2002 tarihinde keşif yapılmıştır. Dinlenen 1937 doğumlu yerel bilirkişi özetle; 25 Kasım 1991 ve 05.01.1990 tarihli haricen düzenlenen senetlerin “hudutları itibariyle dava konusu yerle ilgili olduğunu ve davacının bayilerine ait vergi kaydının dava konusu yere ait olduğunu nizalı taşınmazın bulunduğu yerin sarnıç beleni ve cırıl ini olarak adlandırıldığını, hudutları itibarıyla aynı yere uyduğunu” söylemiştir. Aynı keşifte dinlenen 1930, 1937 ve 1946 doğumlu davacı tanıkları; bu taşınmazın kullanımına ilişkin beyanda bulunmuşlar, ne var ki, harici satış senetleri ve vergi kaydı ile ilgili olarak herhangi bir açıklamaları olmamıştır. Emlakçı bilirkişi ile ziraatçi bilirkişinin 29.11.2002 tarihli ortak raporunda; dava konusu yerin bir kısmının oldukça meyilli, bir bölümünün ise düz ve düze yakın olduğu, 40 – 50 yıldan beri tarım yapıldığı, imar ve ihyasının 30 yıl kadar önce tamamlandığı taşınmaz içerisindeki küçük taşların belirli kısımlara öbek öbek yığıldığı anlaşılmaktadır. Fen bilirkişisi kroki ve raporunu dosyaya sunmuştur. DSİ’den yanıt gelmiş 3083 sayılı Kanun uyarınca sulama alanı dışında kaldığı bildirilmiştir. Dairenin ilk bozma kararında özetle; “..taşınmazın üç tarafının orman niteliğiyle Hazine adına tespiti yapılan 101 ada 713 nolu orman parseliyle çevrili olduğu, güney doğu tarafında ise Yeşilovacık beldesine ait arazilerinin yer aldığı, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17/2. fıkrası karşısında taşınmazın hukuki durumunun değerlendirilmesi, orman kadastrosu yapılmamış ise, MAH uygulamasının yapılması ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesindeki limitlerin gözetilmesi vs…” değinilerek araştırma bozması yapılmıştır. Silifke Orman İşletme Müdürlüğünden dava konusu yere ait orman kadastrosu, haritası, tutanakları, işe başlama ve bitirme tutanağı, askı mazbatası vs. nin gönderildiği belirlenmiştir. Tapu Sicil Müdürlüğünün 15.4.2005 tarih 1350 sayılı yazılarından; 1937 tarih 90/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin tespit edilemediği bildirilmiştir. İlk bozmadan sonra; ziraatçi, ormancı ve fen bilirkişisi huzuruyla keşif yapılmıştır. 20.7.2005 tarihli fenni bilirkişi raporu ve eki kroki dosya kapsamında bulunmaktadır. Orman yüksek mühendisi dava konusu yerin orman olmadığını ve ormandan dışarı çıkarılmadığını rapor etmiştir. 29.6.2006 tarihli keşifte de, davacının tutunduğu 1937 tarih ve 92 nolu vergi kaydı mahalli bilirkişi ve davacı tanıklarına okunmuş olup, müşterek beyanlarında, “…hudutları itibariyle Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur, ancak Meryem ve Ayşe’nin sınırları şu anda orman olmuştur. Davacının babası 30 dönüm yeri kullanırdı. Dağ kuzey batısına düşmektedir. Taşlıkta kuzeyde yer almaktadır..” şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Fen bilirkişi Üzeyir Koç 12.10.2006 tarihli 1/5000 ölçekli kroki ve raporunda; 02.01.1948 tarih 1 nolu tapu kaydının uygulaması yapılarak doğusunda; yol ve kah, batısında; kalaycı yurdu ve Hüseyin Uzun tarlası, kuzeyinde; Şaban Sekmez ve taşlık, güneyinde; Tol Ali ve kah olan sınırları göstermiştir. Dairenin ikinci bozma kararında ise, önceki bozmada belirtildiği üzere Orman Kanununun 17. maddesi karşısında herhangi bir incelemenin yapılmadığı, 1937 tarih 92 tahrir numaralı vergi kaydının iki sınırında dağlık ve taşlık alanlar bulunduğu eylemli duruma göre taşınmazın sınırında Devlet ormanı olduğu, bu durumda taşlık ve dağlık alanların orman sözcüğü anlamında kullanıldığının ve böyle sınırları içeren vergi kaydının miktarıyla geçerli olduğu, miktar fazlasının sınırda yer alan ormanlık alandan elde edildiğinin kabulü gerekeceği, tüm bu nedenlerle, vergi kaydına değer verilerek tarım alanlarına bitişik sınırdan miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkında davanın kabulüne, geriye kalan bölüm hakkında davanın reddine karar verilmesi gerektiğine, değinilmiştir. Mahkemede bu bozma ilamı doğrultusunda belirleme yapılarak hüküm kurulmuştur.

Hemen belirtmek gerekir ki, davacının tutunmuş olduğu vergi kaydı bozma ilamı kapsamında da belirtildiği üzere, dağ ve taşlık sınırları itibariyle gayrisabit sınırlı olup, miktarıyla geçerli bir kayıttır. Bu kayda üstünlük tanınması için zilyetliğin vergi kaydıyla örtüşmesi gerekmektedir. Bundan ayrı olarak, vergi kaydında yazılı olan Meryem ve Ayşe sınırlarının zeminde mutlak suretle yerlerinin belirlenmesi gerekir. Ne var ki, ilk keşifte bilgisine müracaat edilen mahalli bilirkişi ile 29.09.2006 tarihli keşifte bu konuyla ilgili beyanları alınan yerel bilirkişi ve davacı tanıklarının hiçbiri gerekli açıklama ve zeminde yer göstermesi yapmaksızın “Meryem, taşlık, dağ ve Ayşe sınırları doğrudur” biçimindeki beyanları uygulama için yeterli değildir. Davacı tarafın yargılama aşamasında tutunmuş olduğu tapu kaydı ise, kalaycı yurdu, taşlık, kah ve zeminde tam olarak tespit edilemeyen yol sınırı itibariyle gayri sabit sınırlı olması nedeniyle bu kaydın kapsamı da miktarıyla geçerlidir. Ne var ki, 12.10.2006 tarihli fen bilirkişinin 1/5000 ölçekli krokisindeki uygulama ve belirlemelere göre, bu tapu kaydının da dava dışı parsellere uygun olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kaldı ki, davacının yargılamalar sırasında tutunduğu tapu kaydı ile dava dilekçesinde belirtmiş olduğu vergi kaydının hangi parsellere revizyon gördüğü yöntemine uygun bir biçimde Tapu Sicil Müdürlüğü veya Kadastro Müdürlüğünden ayrı ayrı sorulmamıştır. Özellikle zilyetlik hukuki sebebine dayalı olan bu tür davalar kamusal niteliği ağırlıklı olan dava türlerindendir. Mahkemece tarafların bildirdikleri delillerin dışında hakimin re’sen delil toplama yetkisi bulunmaktadır. Bu nedenle dosyada mevcut bozma kararlarına uyulması tarafların lehine ve aleyhine usulü kazanılmış hak teşkil etmeyecektir. Mahkemece, yapılan tapu ve vergi kayıtları uygulamaları da karar vermeye ve kesin hükmün sonuçlarını almaya, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonuçlandırmaya yeterli değildir.

Hal böyle olunca; öncelikle taşınmazın bulunduğu yerde, bu yeri ve çevresini bilen aynı köy ve komşu kasabadan belirlenecek yaşlı ve yansız üç yerel bilirkişi ile tarafların tanıklarının keşif sırasında hazır edilerek öncelikle davacının tutunmuş olduğu satıcılarına ve miras bırakanına ait 1937 tarih ve 92 nolu vergi kaydının yöntemine uygun olarak uygulanması, sınırlarda yazılı olan tüm isim ve yerlerin zeminde duraksamaya mahal bırakmayacak biçimde kapsamlı olarak alınacak beyanlarla belirlenmesi, ayrıca, o kişilere ait kayıtlar ya da parseller varsa bu yönü kim (dava konusu taşınmaz) ve ne okuduğunun gösterilerek teyit edilmesi, yine yargılamalar aşamasında tutunulan yukarıda tarih ve numarası belirtilen tapu kaydının da aynı şekilde uygulamasının yapılması, mevkii ve sınırları hakkında duraksamaya yer bırakmayacak biçimde uygulamasının yapılması, bu kayıtların aynı yerde çakışması halinde eski tarihli kayda üstünlük tanınması, sözü edilen kayıtlar dava dışı parsellere revizyon görmüş ise zilyetlik konumunun değerlendirilmesi, revizyon görmemiş ve nizalı yerin bir kısmına uyduğu belirlenmesi halinde şahıs sınırlarından ve güneydeki Yeşilovacık Kasabasına ait taşınmazlar sınırından başlayarak irtibat kesilmeksizin 30 dönümlük bölümün belirlenmesi, bu kısmın ifrazı mümkün ise ayrı bir parsel olarak iptal ve tesciline, ifrazı mümkün değil ise, paylı olarak tesciline, aksi halde davanın reddine karar verilmesi, sulu kuru durumunun 5403 sayılı Toprak Koruma Ve Arazi Kullanımı Kanunu kapsamına göre saptanması, tüm bu bilgi ve belirlemelerin keşfi izlemeye, infazı sağlamaya elverişli ölçekli kroki ve kapsamlı rapora yansıttırılması gerekirken; noksan soruşturmayla ve soyut mahalli bilirkişi ile davacı tanıkları beyanlarına, tapu ve vergi aydının revizyon görüp görmediğine ilişkin mercilerinden net yanıt alınmaksızın muğlak beyanlarına itibar edilerek eksik araştırmayla yazılı biçimde karar verilmesi doğru olmamıştır…”

gerekçeleriyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece bozma kararına uyularak davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek mahkeme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kadastro öncesi nedenlere dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacı vekili; dava konusu Silifke ilçesi Akdere köyünde kain 101 ada 690 parsel sayılı taşınmazda, müvekkilinin zilyetliğinin miras bırakanından intikalen ve satış suretiyle aralıksız nizasız malik sıfatıyla devam ettiğini, dava konusu yere ilişkin 1937 tarihli vergi kaydının bulunduğunu ileri sürerek taşınmazın Hazine adına kayıtlı olan tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiş, duruşmadaki beyanında dava konusu yerin 100 dönümünü zilyetliğe dayalı olarak, diğer kısımlarının da vergi kaydına dayalı olarak talep ettiklerini açıklamıştır.

Davalı Hazine vekili; dava konusu taşınmaz yönünden davacı lehine kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayalı olarak kazanma koşullarının gerçekleşmediğini, tapulama tespitinin üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen taşınmazın tapulama dışı bırakıldığı tarihteki fiziki görünümünü koruduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Yerel mahkemece; dava konusu yerin davacının babası ve halalarından intikalen ve fiili taksim suretiyle 40-50 yıldır davacının zilyetliğinde bulunduğu, sunulan vergi kaydının dava konusu yere ait olduğu gerekçeleriyle davanın kabulüne, taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacı … tesciline karar verilmiştir. Davalı Hazine vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece; davaya konu taşınmazın üç tarafının ormanla çevrili bulunduğu gözetilerek orman araştırması yapılması, Yeşilovacık beldesinden komşu parseller varsa, bu parsellerin kadastro tutanakları ve ekleri ile kadastro sırasında uygulanan tapu ve vergi kayıtlarının da getirtilerek yerel bilirkişi ve tanıklar vasıtasıyla uygulanmasına çalışılması, uyuşmazlık konusu yere ait olduğu iddia edilen 1937 tarih ve 90/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin, davacının satıcıları olduğu anlaşılan babası Mustafa, halaları Mercan ve Ayşe Örer ile kardeşleri Erol, Ergün, Fatma Nurgül, Ayşe ve Mustafa’nın 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca belgesizden taşınmaz edinip edinmediklerinin araştırılması ve miktar yönünden 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14. maddesindeki limitlerin gözetilmesi gerekçeleriyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkemece, bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde; dava konusu yerde 1995 yılında kadastro çalışmalarının yapıldığı, 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğinin dolmadığı, her ne kadar dava konusu yer hakkında aldırılan raporlar orman olmadığı yolunda ise de dört tarafı orman olan taşınmazın orman sayılması gerektiği ve kalan kısım yönünden de kayıtların birbirini tutmadığı gerekçeleriyle ispatlanamayan davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekili tarafından temyiz edilen karar Özel Dairece; bozmaya uyulmuş olmasına rağmen bozma gereklerinin tam olarak yerine getirilmediği, Orman Kanunu’nun 17. maddesi karşısında herhangi bir inceleme yapılmadığı, davacının dayandığı 30.000 m2 yüzölçüme sahip 1937 tarih 92 tahrir numaralı vergi kaydının iki sınırının Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan dağlık ve taşlık alanlar olduğu, vergi kaydında geçen taşlık ve dağlık alanların orman sözcüğü anlamında kullanıldığı, böyle sınırları içeren vergi kaydının miktarıyla geçerli olduğu ve miktar fazlasının sınırda yer alan ormanlık alandan elde edildiğinin kabulü gerektiği, belirttikten sonra “davacının dayandığı vergi kaydına değer verilmek suretiyle tarım alanlarına bitişik ve sınırında yer alan vergi kaydı miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkındaki davanın kabulüne, geriye kalan bölüm hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekçeleriyle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece bozma ilamına uyularak davanın kısmen kabulüne, davaya konu taşınmazın fen bilirkişinin 03.06.2009 tarihli rapor ve krokide A harfi ile gösterilen ve kırmızı renkle boyalı 30.000 m2’lik kısmının davalı Hazine adına olan tapu kaydının iptali ile son gelen parsel numarası ile davacı … tesciline karar verilmiştir. Karar davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiş, Özel Dairece; “mahkemece, yapılan tapu ve vergi kayıtları uygulamalarının karar vermeye ve kesin hükmün sonuçlarını almaya, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonuçlandırmaya yeterli olmadığı, zilyetlik hukuki sebebine dayalı bu tür davalar kamusal niteliği ağır basan davalar olmakla hâkimin kendiliğinden delil toplama yetkisi bulunduğundan dosyada mevcut bozma kararlarına uyulmasının tarafların lehine ve aleyhine usuli kazanılmış hak teşkil etmeyeceği” açıklanarak öncelikle davacının tutunmuş olduğu satıcılarına ve miras bırakanına ait 1937 tarih ve 92 nolu vergi kaydının, yine yargılama aşamasında tutunulan tapu kaydının mevkii ve sınırları hakkında duraksamaya yer bırakmayacak biçimde uygulamasının yapılması, sözü edilen kayıtlar dava dışı parsellere revizyon görmüş ise zilyetlik durumunun değerlendirilmesi, revizyon görmemiş ve nizalı yerin bir kısmına uyduğunun belirlenmiş olması hâlinde şahıs sınırlarından ve güneydeki Yeşilovacık kasabasına ait taşınmazlar sınırından başlayarak irtibat kesilmeksizin 30 dönümlük bölümün belirlenmesi, bu kısmın ifrazı mümkün ise ayrı bir parsel olarak iptal ve tesciline, ifrazı mümkün değil ise, paylı olarak tesciline, aksi hâlde davanın reddine karar verilmesi, sulu kuru durumunun 5403 sayılı Toprak Koruma Ve Arazi Kullanımı Kanunu kapsamına göre saptanması gerekçeleriyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkemece bu bozma ilamına da uyularak; 1937 tarih ve 92/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında dava konusu taşınmaza veya başka bir parsele revizyon görmediği, kadastro tespitinin yapıldığı tarihte zilyetlik ve imar ve ihyaya dayalı tescil şartlarının davacı lehine oluştuğu, taşınmazın genel yola cephesinin olmaması nedeniyle ifrazının mümkün olmadığı gerekçeleriyle davanın kısmen kabulüne 101 ada 690 numaralı parselin fen bilirkişi raporunda A harfi ile gösterilen 30.000 m2 lik kısmın tapu kaydının iptali ile iptal edilen kısmın hisseye isabet eden oran ile davacı … tesciline, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verilmiştir.

Kararın davacı vekili ve davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/6. maddesinde yer alan; “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.” düzenleme gereğince dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesine geçilmeden önce yerel mahkeme kararına yönelik temyiz itirazlarını inceleme görevinin, Hukuk Genel Kuruluna mı yoksa Özel Daireye mi ait olduğu hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

Öncelikle belirtilmelidir ki; 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesinin beşinci fıkrası ve 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 16. maddesi ile değiştirilmeden önceki 429. maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkra:

Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.

hükmüne amir olup, anılan maddenin gerekçesinde yer verilen açıklamalara göre;

Madde ile, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyularak tesis olunan kararların mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen hükmün temyiz incelemesinin Yargıtayın ilgili dairesi yerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması öngörülmektedir. “Kesin Bozma”, denetim mahkemelerinin yargılama hukukuna kazandırdığı bir kavramdır. Bu kavram, ilk derece mahkemelerinin davanın kabulüne ilişkin hükmünün reddedilmesini yahut davanın reddine ilişkin hükmünün kabul edilmesini öngören bozmaları içermektedir. Denetim mahkemesinin, aynı dava hakkında, verilerde değişme olmadan, birden fazla ve birbirine zıt kesin bozma kararı vermesi, başlı başına hukuk güvenliği sorununa işaret eder. İkinci kesin bozma kararı üzerine verilen ilk derece mahkeme kararlarının temyiz incelemesinin, veriler değişmediği hâlde, birbirleriyle çelişen bozma kararlarını veren dairece değil, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması, hem sorunun doğasının, hem de adil yargılama hakkının bir gereğidir.

Yapılan bu değişiklikle kanun koyucu tarafından Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna yeni bir görev verilmiş; davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine yerel mahkemece verilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda yapılması öngörülmüştür.

Hukuk Genel Kurulunun görevi davanın esastan reddini veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararlarla sınırlı bulunmaktadır.

Bu nedenle nihai karar kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 294/1. maddesinde mahkemelerin usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdireceği belirtilmektedir. Bilindiği gibi, hâkimin davadan el çekmesini gerektiren, davayı sonuçlandıran kararlarına nihai kararlar denilmektedir. Nihai kararlar, usule ilişkin nihai kararlar veya esasa ilişkin nihai kararlar (hükümler) olmak üzere ikiye ayrılır. Usule ilişkin nihai kararlar, davanın esasıyla ilgili olmayan kararlar olup, başka bir ifade ile mahkemenin maddi hukuk bakımından değil de usul hukuku bakımından verdiği kararlardır. Bu nedenle, mahkemece verilen görevsizlik, yetkisizlik, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararlar usule ilişkin nihai kararlar olduğu gibi, dava şartı yokluğu nedeni ile verilen, usulden ret kararları (HMK m.115/2) da, usule ilişkin nihai kararlardır.

Esasa ilişkin kararlar ise, hâkimin uyuşmazlığın esasını inceleyerek verdiği kararlardır (HMK m. 294/1). Yani davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk açısından incelenerek esas bakımından kabul veya reddine ya da kısmen kabul ve kısmen reddine ilişkin kararlardır.

Esasa ilişkin nihai karar ile taraflar arasındaki uyuşmazlık (esastan) sona erer ve hüküm kesinleşince (kesin hüküm ortaya çıkınca), artık o uyuşmazlık (dava konusu) hakkında, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak yeni bir dava açılamaz; açılırsa, kesin hükümden dolayı reddedilir (HMK m.303; Kuru, B.:Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt:III, s.3005).

Nitekim yukarıda vurgulanan ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2015 tarihli ve 2014/8-2485 E., 2015/850 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince, tapu iptali ve tescil istemiyle açılan davada yerel mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar, Özel Dairece, orman araştırması yapılması, varsa komşu parsellerin kadastro tutanakları ve ekleri ile kadastro sırasında uygulanan tapu ve vergi kayıtlarının uygulanmasına çalışılması, 1937 tarih ve 90/100 nolu vergi kaydının kadastro sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediği ve davacının miras bırakanı ve satıcıları yönünden miktar araştırması yapılması gerekçeleriyle bozulmuş, Yerel mahkemece, birinci bozma kararına uyularak davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilince temyiz edilen ikinci karar Özel Dairenin 06.12.2007 tarihli kararı ile; bozmaya uyulmuş olmasına rağmen bozma gereklerinin tam olarak yerine getirilmediği, Orman Kanununun 17. maddesi karşısında herhangi bir inceleme yapılmadığı, davacının dayandığı vergi kaydının miktarıyla geçerli olduğu ve miktar fazlasının sınırda yer alan ormanlık alandan elde edildiğinin kabulü gerektiği, davacının dayandığı vergi kaydına değer verilmek suretiyle tarım alanlarına bitişik ve sınırında yer alan vergi kaydı miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkındaki davanın kabulüne, geriye kalan bölüm hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekçeleriyle bozulmuş, yerel mahkemece, ikinci bozma kararına da uyularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilince temyiz edilen karar bu kez Özel Dairenin 15.12.2011 tarihli kararı ile; mahkemece yapılan tapu ve vergi kayıtları uygulamalarının karar vermeye ve kesin hükmün sonuçlarını almaya, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonuçlandırmaya yeterli olmadığı, tutunulan vergi kaydı ve tapu kaydının mevkii ve sınırları hakkında duraksamaya yer bırakmayacak biçimde uygulamasının yapılması, dava dışı parsellere revizyon görüp görmediğinin araştırılması, revizyon görmemiş ve nizalı yerin bir kısmına uyduğunun belirlenmesi hâlinde şahıs sınırlarından ve güneydeki Yeşilovacık kasabasına ait taşınmazlar sınırından başlayarak irtibat kesilmeksizin 30 dönümlük bölümün belirlenmesi, bu kısmın ifrazı mümkün ise ayrı bir parsel olarak iptal ve tesciline, ifrazı mümkün değil ise, paylı olarak tesciline, aksi hâlde davanın reddine karar verilmesi gerekçeleriyle bozulmuştur.

Az yukarda belirtildiği üzere 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle usul yasalarına eklenen fıkra uyarınca davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine yerel mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılacaktır. Dosya kapsamından, değişiklik gerekçesinden de anlaşılacağı üzere Hukuk Genel Kurulunca inceleme yapılabilmesi için; davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyma kararı verilerek tesis olunan kararların, mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozma kararını ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması durumunun söz konusu olması gereklidir.

Yine gerekçede “kesin bozma” kavramından kanun koyucunun neyi kastettiği açıklanmış; bu kavramın “ilk derece mahkemelerinin davanın kabulüne ilişkin hükmünün reddedilmesini yahut davanın reddine ilişkin hükmünün kabul edilmesini ön gören bozmadan” olduğu belirtilmiştir.

Maddenin farklı şekilde yorumlanması, Yargıtay dairelerinin yerel mahkemeyi araştırmaya yönelten birden fazla bozma kararı vermiş olduğu tüm hâllerde temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca yapılacağı sonucunu doğurur ki, bu da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/6. maddesinin ruhuna aykırıdır. Özel Dairece verilen kararların kesin bozma niteliğinde olmadığı anlaşıldığından, yerel mahkemece verilen son kararın temyiz inceleme merciinin Hukuk Genel Kuruluna değil, Özel Daireye ait olduğu sonucuna varılmıştır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; Özel Dairenin 06.12.2007 tarihli, vergi kaydına değer verilmek suretiyle tarım alanlarına bitişik ve sınırında yer alan vergi kaydı miktarı kadar yerin belirlenmesi, bu yer hakkındaki davanın kabulüne karar verilmesi yönünde tesis edilen bozma kararının kesin bozma niteliğinde olduğu, 15.12.2011 tarihli bozma kararının ise 30 dönüme tekabül eden kayıt miktarı için yapılacak araştırma sonucuna göre kabul veya ret sonucunu içerdiği, bu hâliyle 2007 tarihli bozma kararında belirlenecek kayıt miktarı için davanın kabulüne ilişkin sonucun 2011 bozma kararı ile kaldırıldığı, davanın kabulünü öngören ve sonuç olarak kesin sonuç içeren 2007 tarihli bozma kararına aykırı sonuç içeren 2011 tarihli bozma kararı sonrası yerel mahkemece verilen kararın temyiz inceleme merciinin Özel Daireye değil, Hukuk Genel Kuruluna ait olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekili ile davalı Hazine vekilinin hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 16. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 02.07.2019 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

Kadastro tespitine itiraz davası, tapu iptali ve tescil davası, önalım davası, kira bedelinin tespiti ve kiracının tahliyesi davaları, ecrimisil davası, kamulaştırma bedelinin tespiti davası ile tenkis davası başta olmak üzere gayrimenkul ve taşınmaz hukuku ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.

Gayrimenkul hukuku alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; kamulaştırmasız el atma ile ilgili dava sürecinde müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Kayseri gayrimenkul avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.