Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu?

Hizmetlerimiz

Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu? - Kayseri Gayrimenkul Avukatı - Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Kira Sözleşmesinin Geçersizliğinin Tespiti Davasında Muvazaa İddiasının Senetle İspatlanması Zorunlu mu?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2017/982 Karar No: 2019/1334 Karar Tarihi: 10.12.2019

Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; … Asliye Hukuk Mahkemesince davalı … yönünden davanın husumet yokluğundan reddine, davalılar… Holding A.Ş. ve … yönünden ise davanın kabulüne dair verilen 12.09.2013 tarihli ve … sayılı karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 06.05.2014 tarihli ve 2014/3513 E., 2014/5771 K. sayılı kararı ile;

“…Dava sözleşmenin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili dava dilekçesinde; İstanbul Beykoz ilçesindeki bir yalıya ilişkin olarak 01.02.2001 tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayalı olarak davalıların müvekkili hakkında icra takibi başlattıklarını, alacağın zamanaşımına uğradığını, kiraya veren konumundaki… Holding AŞ’nin sözleşmeye konu taşınmazın maliki olmadığını, davalının maliki olmadığı taşınmazı kiraya verme konusunda yetkisi bulunmadığını, alacağın üçüncü kişiye temlik edilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığını, icra takibine dayanak yapılan kira ilişkisinin taraflar arasında hiç doğmadığını, abonelik kayıtlarının davacıya ait olmadığı gibi davacının Gazi Üniversitesinde görevli öğretim üyesi olup böyle bir yerde hiç oturmadığını, taşınmazın davacının kayın pederi ve davalıların akrabası olan eski başbakanlardan…’ın ikametine tahsis edildiğini, uyuşmazlığa konu olayda tarafların gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen görünürde bir işlem yapıldığını, kira akdinde kira parasının 5 yıl sonra ödeneceğine ilişkin kayıt olup çok kıymetli bir yalının bu şekilde kiraya verilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davalının alacağını ticari defterlerinde kayıt etmek zorunda olduğunu, halbuki davalının ticari defterlerinde böyle bir kayıt bulunmadığını, davalının ticari defterlerinde kayıtlı olmayan bir alacağın üçüncü kişiye temlikinin mümkün olmadığını, tarafların gerçek iradeleri sonucunda oluşmuş bir kira sözleşmesi olmadığını belirterek sözleşmenin geçersizliğine, müvekkili hakkında yapılan icra takibinin iptaline ve borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.

Davalı … vekili; kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, sözleşmenin feshedilmediği sürece ayakta olduğunu, kira sözleşmesi yapan kişinin mutlaka malik olması gerekmediğini, kira akdi tamamlanıp kira süresi bittikten sonra kiraya verenin sıfatına karşı çıkılmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmadığını, fesih dışında hukuki ilişkinin geçersiz olduğunu öne süren davacının bu iddiasını kanıtlaması gerektiğini, kiraya verilen taşınmazdaki abonelik kayıtlarının kiracı adına olmamasının borcu ortadan kaldırmadığını, kira akdinin 01.02.2001 tarihinde yapıldığını ve 01.01.2006 tarihinde sona erdiğini, bu süre zarfından kira ilişkisinin geçerli olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı … ise hukuki ilişkinin tarafı olmadığını, dava konusu temliknameyi davalı şirket adına imzaladığını kendisine husumet yöneltilemeyeceğini savunmuştur. Mahkemece; davalı … hakkındaki davanın husumet nedeniyle reddine, diğer davalılar yönünden ise; dava konusu yalıda dönemin başbakanı…’ın ikamet ettiği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunduğu, bu çerçevede …’ın söz konusu yalıda oturmasına yasal dayanak sağlanması için görünürde bir sözleşme imzalandığı, …’ın kızı tarafından açılan terekenin tespiti davasında davalıların dahi bu yerde davacının oturmadığına yönelik dolaylı ifadelerde bulunduğu, kiralananın mülkiyetinin üçüncü kişiye ait olup davalının kiraya verme konusunda yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Davalı … tarafından davacı hakkında başlatılan icra takibinde 01.11.2001 başlangıç tarihli ve 5 yıl süreli kira sözleşmesine ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanılmıştır. Kira sözleşmesi kiraya veren konumundaki… Holding AŞ ile davacı arasında imzalanmıştır. Sözleşmede, beş yıllık kira bedeli 750.000 USD olarak öngörülmüştür. Davalı kiraya veren sözleşmeden kaynaklanan alacağı 17.03.2010 tarihinde davalı …’a temlik etmiştir. 24.05.2010 tarihli icra takibinde 750.000 USD kira alacağı ve 12.575,34 USD işlemiş faizin tahsili istenmiştir. Davacı kira akdinin tarafların gerçek iradelerine uymayan ve hukuki sonuç doğurmayan görünürde bir işlem olduğunu bu itibarla baştan itibaren geçersiz olduğunu savunmuştur. Davacı bu savunması ile yazılı kira akdine karşı çıkmamış ancak onun hukuken hüküm ifade etmediği savunmasında bulunmuştur. Sözleşme iki veya daha fazla kimsenin hukuki bir bağı doğurmak, değiştirmek veya ortadan kaldırmak için karşılıklı ve birbirlerine uygun irade beyanları ile yaptıkları bağlayıcı bir muameledir. İrade beyanı açık veya örtülü olabilir. Somut olayda akit yazılı sözleşmeye bağlanmıştır. Davacı yazılı sözleşmenin görünürde bir işlem olduğunu tarafların taşınmazın davacıya kiraya verilmesi konusunda gerçek bir iradeye sahip olmadıklarını savunmuş ve bu savunmasını fiili ve hukuki birtakım olgularla delillendirmeye çalışmıştır. Tarafların görünürdeki işlemin kendi aralarında hüküm ifade etmediğine ve bunun üçüncü kişiler nazarında mevcutmuş gibi gösterme maksadı ile yaptıkları işleme muvazaa anlaşması denir. Muvazaalı akide hukuken hiçbir değer izafe edilemez ve taraflar arasında hiçbir alacak ve borç doğurmaz. Ancak muvazaa iddiasını öne süren tarafın bu iddiasını kanıtlaması gerekir. Davacı kira ilişkisinin gerçekte var olmadığı iddiasını muvazaaya dayandırmış, davalı ise muvazaa iddiasını kabul etmemiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun 201. maddesi uyarınca senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldırmak veya azaltmak üzere yapılmış hukuki işlemler yine senetle ispatlanması gerekir. Bu nedenle, sözleşmenin taraflarından biri, muvazaa iddiasını öne sürmüş ise iddiasını senetle kanıtlamak zorundadır. Davacı, kira sözleşmesinin tarafı olup bu yönü ile muvazaa iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Mahkemece davacının iddiası ve bir takım yan deliller nazara alınarak davanın kabulüne karar verilmiş ise dosya kapsamında sunulan deliller muvazaa iddiasının varlığını ispata yeterli görülmemiştir. Mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde kira alacağına ilişkin uyuşmazlığın esası incelenerek hüküm verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı … vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kira sözleşmesinin geçersizliğinin tespiti ve menfi tespit istemlerine ilişkindir.

Davacı vekili; davalılardan …’nın 01.02.2001 düzenleme tarihli kira sözleşmesi ve 17.03.2010 tarihli temliknameye dayanarak müvekkili aleyhine 1.199.302,24TL kira alacağı talepli icra takibi başlattığını, müvekkilinin kira akdinin geçersiz olduğu, taşınmazın hiçbir zaman kendisine teslim edilmediği, temlik ve temellük edene borcu bulunmadığı gerekçesiyle icra takibine itiraz ettiğini, alacaklı görünen tarafın itirazın kaldırılması için talepte bulunduğunu, buna ilişkin yargılamanın derdest olduğunu, dava konusu kira sözleşmesinde yalının kiraya vereni olan… Holding A.Ş.’nin hiçbir zaman taşınmazın maliki olmadığını, kiraya vermek için vekaletnamesinin bulunmadığını, yalının 2001 yılında…Tekstil A.Ş. tarafından satın alındığını, 2006 yılında ise …’ün mülkiyetine geçtiğini, …’ün müvekkilinin bacanağı olduğunu, kira akdinin hiç doğmadığını, müvekkilinin kiralanan yerden hiçbir zaman yararlanmadığını, kiralanan yerin davacıya teslim edilmediğini, taşınmazın kira akdi süresince ve dava tarihinde müvekkilinin kayınpederinin tasarrufu ve kullanımında olduğunu, müvekkilinin Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olduğunu ve bu yalıyı kiralayabilecek gelirinin bulunmadığını, kira alacağının temlikname ile… Holding A.Ş. adına münferiden hareketle … tarafından yine bu şirketin yöneticisi …’ya temlik edildiğini, temlik eden ile temlik alan kişilerin yakın akraba olduklarını, kira sözleşmesinin başlangıcının 01.02.2001 olduğunu, sözleşmede kira bedelinin tamamının 01.01.2006 tarihinde ödeneceğinin kararlaştırıldığını, bu şekilde bir kira akdinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, kıymetli bir yalının peşinat alınmadan 5 yıl sonra ödeme koşuluyla kiralanmasının mümkün olmadığını, vadeden 4 yıl sonra 17.03.2010 tarihinde temlikname yapıldıktan sonra 24.05.2010 tarihinde müvekkili aleyhine icra takibi yapıldığını, kira alacağının zamanaşımına uğradığını ileri sürerek kira sözleşmesinin geçersizliğine, takibin iptaline, müvekkilinin kira sözleşmesinden dolayı borçlu olmadığının tespitine ve %40 kötü niyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı … vekili; davacının bu davayı açmasında hukuki yararının bulunmadığını, kira sözleşmesinde kira bedelinin 01.01.2006 tarihinde ödeneceğinin düzenlendiğini, bu nedenle zamanaşımı süresinin dolmadığını, kira sözleşmesinin feshedilmemesi nedeniyle halen geçerli olduğunu, kira sözleşmesindeki imzanın davacı tarafından inkar edilmediğini, davacının kira miktarına da bir itirazının bulunmadığını, temliknamenin Borçlar Kanunu hükümlerine uygun olduğunu, kira akdine dayalı hukuki ilişkinin doğduğunu, hukuki ilişkinin geçersizliğini ispat yükünün davacıda olduğunu, icra mahkemesinde kira akdinin ve kira akdindeki imzanın ikrar edilmesinin kesin delil teşkil ettiğini, kiraya verenin malik olmasının gerekmediğini, elektrik ve su aboneliklerinin kiracı adına olmamasının borcu ortadan kaldırmayacağını, temlik eden ile temlik alanın akraba olmadıklarını, taşınmazın teslim edilmediği iddiasının gerçeği yansıtmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Davalı …; davanın kendisine yöneltilmemesi gerektiğini, kendisinin… Holding A.Ş. adına hareket ederek… Holding A.Ş.’ye ait kira alacağını şirket adına temlik ettiğini belirterek hakkındaki davanın taraf sıfatı yokluğundan reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece; davacının Ankara’da ikamet ettiği, Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştığı, hiçbir zaman dava konusu taşınmazda ikamet etmediği, davacının merhum Başbakan…’ın damadı olduğu, aslında dava konusu yalıda …’ın ikamet ettiği, Mercek Holding A.Ş.’nin ortakları, davalılar ve… arasında akrabalık ilişkilerinin bulunduğu, davalılardan …’ın…’ın yeğeni olduğu, bu çerçevede kiralandığı dönemde başbakan olan…’ın bu yalıda oturmasının yasal dayanağının sağlanması için görünürde davacı damadına kiralanmış gibi kontrat düzenlendiği, gerçekte yalıda davacının hiç oturmadığı, daha sonra mirasçılar arasındaki anlaşmazlıkların ortaya çıkmasından sonra bu kontrata dayanarak davacıdan kira talebinde bulunulduğu, kira sözleşmesinin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı, taşınmazı kiraya veren… Holding A.Ş.’nin binanın maliki olmadığı, gerçek sahibinden temsil ve icazet aldığına dair de dosyada herhangi bir delil bulunmadığı, merhum…’ın kızının bu taşınmazın aslında babasına ait olduğuna yönelik açtığı dava, davalıların bu yerde davacının oturmadığına dair dolaylı ifadeleri, davacının dava konusu taşınmaza ilişkin abone kayıtlarının olmaması, davalı şirketin dava konusu alacakla ilgili hiçbir beyanname vermemiş olması karşısında bu şekildeki bir kiralamanın hayatın olağan akışına aykırı olduğu, taşınmaz maliki ve kiraya veren şirketin ortaklık yapıları birlikte ele alındığında sözleşmenin geçersiz olduğu, bu sözleşmeye dayanarak davacıdan kira talebinde bulunulamayacağı gerekçesiyle davalılardan … Holding A.Ş. ve temlik alan … yönünden davanın kabulüne, diğer davalı … yönünden ise davanın taraf sıfatı yokluğundan reddine karar verilmiştir.

Davalı … vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Mahkemece; önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından kira sözleşmesinin muvazaalı olarak düzenlendiği iddiasının kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle kira sözleşmesinin hukuksal niteliğinin ve kiralayan sıfatının açıklanmasında yarar vardır.

Kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir.

Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiralayandır.

Hemen belirtilmelidir ki, kiralayan ve mal sahipliği sıfatlarının aynı kişide toplanması gerekmemektedir. Dava konusu kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun’da mülkiyet değil, akit esası kabul edilmiş, bu husus Hukuk Genel Kurulunun 07.11.1962 tarihli ve 6/8 E., 61 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Başkasına ait taşınmazın kiraya verilmesi mümkün ve buna ilişkin sözleşme hukuken geçerli olduğundan kiralayanın mal sahibi olma zorunluluğu yoktur. Eş söyleyişle, mal sahibinin tarafı durumunda bulunmadığı bir kira sözleşmesi yapılabilir ve kural olarak o sözleşmeden doğan hak ve borçlar sözleşmenin taraflarına ait olur.

Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira bedelinin ödenmesi; kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının kullanımına hazır bulundurmasıdır. Kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 249. maddesine göre (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 301) “Mucir, mecuru akitten maksut olan kullanmağa salih bir halde müstecire teslim etmek ve icar müddeti zarfında bu halde bulundurmak ile mükelleftir.” Kiraya verenin teslim borcunu yerine getirmesi tek başına asli edim yükümlülüğünü yerine getirmesi anlamına gelmemekte olup sözleşme süresince de kiralananı kullanıma elverişli bir şekilde bulundurmakla yükümlüdür.

818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu‘nun 257. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 313) maddesine göre “Müstecir kirayı akit ile yahut mahalli adet ile muayyen olan zamanda tediyeye mecburdur.” Kira bedeli kiraya veren için bir semere olup, kiracının, kiralananı kullanmasına karşılık olarak, belirli tarihlerde kiraya verene ifa etmeyi taahhüt ettiği bir edimdir. Kiracı, aksine sözleşme ve yerel âdet olmadıkça, kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri, her ayın sonunda ve en geç kira süresinin bitiminde ödemekle yükümlüdür. Kira bedelinin ödenmesi konusunda sözleşmede bir hüküm bulunması halinde sözleşmedeki hükme göre hareket edilir.

Kira Sözleşmesinde İspat Hukuku ve Muvazaa

Kira sözleşmesine ilişkin ispat hukuku ile muvazaa kavramı ve hukuki niteliği üzerinde durulması yerinde olacaktır.

I- İspat hukuku yönünden geçerli kurallar:

1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 287. maddesi (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu md.189/3)’nde yer alan düzenlemeye göre;

Kanunun muayyen bir delil ile ispatını emreylediği hususlar başka suretle ispat olunamaz. İki tarafça muayyen deliller ile ispatı tahriren kabul edilmiş olan veya muhakeme esnasında olveçhile beyinlerinde karar verildiği ikrar olunan maddeler hakkında başka delil kabul olunmaz.”

Aynı Kanun’un 288. maddesinde (6100 sayılı HMK md.200/I) “senetle ispat” ve 289. maddesinde (6100 sayılı HMK m. 200/II)’de “senetle ispat gereken hallerde karşı tarafın açık muvafakati ile tanık dinlenebileceği” hususları düzenlenmektedir.

Yine Aynı Kanun’un 290. maddesinde (6100 sayılı HMK md.201) yer alan düzenlemeye göre;

Senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı defi olarak ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler … liradan az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz. “

Aynı Kanun’un 293. maddesinde (6100 sayılı HMK m. 203) yer alan düzenlemeye göre de;

“Aşağıdaki hallerde her halde şahit ikame olunabilir:

1-Usul ve füru, birader ve hemşire veya karı koca ve kayınpeder ve valide ile damat ve gelin arasındaki muameleler,

2-Cürümden mütevellit olsun olmasın tazminatı müstelzim fiiller,

3- Yangın veya kazayı bahri veyahut düşman istilası gibi senet alınması gayrimümkün veya fevkalade müşkül hallerde yapılan muameleler.

4- Halin icabına ve iki tarafın vaziyetlerine nazaran senede raptı müteamil olmıyan muameleler,

5-Akitlerde hata, hile, gabin, cebir ve ikrah vukuu.”

Usul hukukumuzda senede karşı senetle ispat zorunluluğu ilkesi kabul edilmiştir. Senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı def’i (savunma) olarak ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler, m. 290’daki meblağdan az bir miktara ilişkin olsa bile tanıkla ispat olunamaz; ancak senet (kesin delil) ile ispat edilebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, senede karşı senetle ispat zorunluluğuna ilişkin kuralın istisnaları da m. 293’de belirtilmiştir.

Bunun yanında, 18.03.1959 tarihli ve 18/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre, tanıkla kanıtlama yasağı, yalan tanıklığı önleme ve davada tarafların çıkarlarını koruma amacına yöneliktir. Değeri belli miktarı aşan hukuki işlerin tanıkla kanıtlanması yasağına ilişkin ilkeler, kamu düzeni düşüncesiyle yasaya konulmuş hükümlerden değildir. Ancak yazılı sözleşme ile ya da duruşma tutanağında usulüne uygun olarak belgelendirilmiş ikrar ile anlaşılan açık bir muvafakat bulunduğu takdirde sadece belli tanıklar dinlenebilir.

II- Muvazaa:

Muvazaa, pozitif hukukumuzda 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu‘nun 18. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “Bir akdin şekil ve şartlarını tayininde, iki tarafın gerek sehven gerek akitteki hakiki maksatlarını gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmıyarak, onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.” hükmüne yer verilmiştir.

Muvazaa, en basit tanımıyla, bir sözleşmenin taraflarının, üçüncü kişilerden gerçek durumu gizleyerek, onları aldatmak maksadıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında geçerli olmayan bir hususta anlaşmalarıdır. Bu şekilde yapılan işlemlere de, muvazaalı işlemler adı verilir (Hukuk Genel Kurulunun 09.02.2005 tarihli 2005/1-19 E., 2005/42 K.; 16.6.2010 tarihli ve 2010/1-281 E., 2010/323 K.; 26.09.2012 tarihli ve 2012/14-422 E., 2012/618 K. sayılı kararları).

Muvazaada, daima görünüşte var olan, ancak taraflarca gerçekte asla istenmeyen, salt üçüncü kişilere yanlış kanaat verip onları aldatmak amacıyla yapılmış bir hukuki işlem ile, bu işlemin aralarında geçerli olmadığına ilişkin bir muvazaa anlaşması mevcuttur. Bazı durumlarda, buna ek olarak, tarafların gerçek iradelerine uygun olan (tarafların gerçekte istedikleri), ancak, çeşitli nedenlerle görünen işlemin arkasına sakladıkları bir gizli işlem daha bulunur. Taraflar arasında bir gizli işlemin bulunup bulunmadığına göre bakılarak, muvazaanın iki türünden söz edilir.

Bunlardan ilki, tarafların, kendi aralarında geçerli herhangi bir hukuki işlem yapmak istemedikleri halde, salt üçüncü kişilere, aralarında bir hukuki işlem varmış gibi görünmek için işlem yapmaları hali olup, bu halde mutlak (basit) muvazaa söz konusu olur.

Diğeri ise, nispi (mevsuf) muvazaa olup, sözleşmenin niteliğinde, konusunda, şartlarında ya da tarafların şahsında ortaya çıkabilir. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradesine uygun bulunmadığından, her koşulda geçersizdir. Gizli işlem ise, yasanın o işlem için öngördüğü şekil şartına ve ayrıca herhangi bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için aradığı genel geçerlilik şartlarına uygun bulunduğu takdirde geçerli olabilecektir.

Muvazaa iddiasını dile getiren kişinin muvazaalı işlemin tarafı olup olmaması ispat kuralları yönünden farklı sonuçlar doğurur. Muvazaalı sözleşmenin taraflarından biri akdin muvazaa nedeniyle hükümsüzlüğünü ileri sürmesi halinde bu iddiasını ispatla mükelleftir. Bu noktada önemli olan diğer tarafın muvazaayı inkarı halinde iddianın ne şekilde ispat edileceğidir.

Yukarıda da belirtildiği üzere kanunun muayyen bir delil ile ispatını emrettiği hususlar başka suretle ispat olunamazlar. Buna senede karşı senetle ispat kuralı denilmektedir.

Muvazaanın ispatı bakımından da senede karşı senetle ispat kuralı geçerlidir. Taraflar muvazaalı işlemi bir senede bağladıklarına göre bunun muvazaalı olduğunu da bir senede bağlayabilirler. Aksi yöndeki bir kabul senetlerin kıymetini azaltacak ve ciddi bir hukuki işlem ile sorumluluk altına giren kişi hal ve şartlar kendisi için uygun bulunmadığı takdirde sözleşmenin hüküm ve sonuçlarından kurtulmak için gerçekte mevcut olmadığı halde muvazaa iddiasında bulunup, bunu şahitle ispat edebilecektir (Esener, T.: Türk Hususi Hukukunda Muvazaalı Muameleler, İstanbul 1956, s. 85).

İspatı veya doğumu muayyen bir şekle bağlı olmayan işlemlerde muvazaa iddiası ise her türlü delil ile ispatlanabilir (Esener, s. 89).

Muvazaa olgusu tarafların yanı sıra muvazaalı işlemin butlanını talep etmekte doğrudan doğruya veya dolaylı şekilde hukuki menfaati bulunan kişiler tarafından da ileri sürülebilir. Ancak bu hâlde yukarıda açıklanan ispatta sıkı şekil koşullarının varlığı aranmaz ve iddia tanık dahil her türlü delil ile ispat edilebilir.

Somut uyuşmazlıkta, davacı …’un muvazaa iddiasına konu kira sözleşmesinin davacı ile davalı …Ş. arasında düzenlendiği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı kira sözleşmesine ve sözleşmedeki imzasına karşı çıkmamış, dava konusu kira sözleşmesinde yalının kiraya vereni olan… Holding A.Ş.’nin hiçbir zaman taşınmazın maliki olmadığını, kira akdinin hiç doğmadığını, müvekkilinin kiralanan yerden hiçbir zaman yararlanmadığını, kiralanan yerin davacıya teslim edilmediğini, taşınmazın kira akdi süresince ve dava tarihinde müvekkilinin kayınpederinin tasarrufu ve kullanımında olduğunu ileri sürerek kira sözleşmesinin geçersizliğinin ve borçlu olmadığının tespitini talep etmiş ise de, daha önce de ifade edildiği üzere kiralayanın mal sahibi olma zorunluluğu bulunmadığından ve kira sözleşmesi kiraya veren ile kiracı arasında hukuken geçerli olduğundan, davacı vekilinin, davalı …Ş.’nin kiralananın maliki olmadığı konusundaki itirazının dinlenilmeyeceği açıktır.

Davacı tarafın muvazaa iddiasına gelince, mahkemece “davacının Ankara’da yaşadığı, Gazi Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştığı, hiçbir zaman dava konusu taşınmazda ikâmet etmediği, davacının merhum Başbakan…’ın damadı olduğu, aslında dava konusu yalıda …’ın ikâmet ettiği, kiralandığı dönemde başbakan olan…’ın bu yalıda oturmasının yasal dayanağının sağlanması için görünürde davacı damadına kiralanmış gibi kontrat düzenlendiği, daha sonra mirasçılar arasındaki anlaşmazlıkların ortaya çıkmasından sonra bu kontrata dayanarak davacıdan kira talebinde bulunulduğu, kira sözleşmesinin tarafların gerçek iradesini yansıtmadığı, merhum…’ın kızının bu taşınmazın aslında babasına ait olduğuna dair dava açtığı, davacının dava konusu taşınmaza ilişkin abone kayıtlarının bulunmadığı, davalı şirketin dava konusu alacakla ilgili hiçbir beyanname vermediği, bu nedenle kira sözleşmesinin muvazaalı olduğu kanaatine varıldığı” gerekçesiyle davalılardan… Holding A.Ş. ve temlik alan … yönünden davanın kabulüne karar verilmiş ise de, az yukarıda açıklandığı üzere muvazaa iddiasının üçüncü kişiler tarafından ileri sürülmesi hâlinde, iddia her türlü delille ispatlanabilir ve sözleşmenin tarafı olmayan üçüncü kişiler muvazaa iddiasının ispatı için tanık da dinletebilir. Ancak eldeki uyuşmazlıkta muvazaa iddiası muvazaalı işlemin taraflarından biri tarafından ileri sürüldüğünden ve taraflar arasında yazılı kira sözleşmesi düzenlendiğinden 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 287. maddesi (6100 sayılı HMK m. 201) uyarınca senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldırmak veya azaltmak üzere yapılmış hukuki işlemlerin yine senetle ispatlanması gerekmektedir. Davacı muvazaa iddiasını yazılı delille ispatlayamamıştır.

Davacı muvazaa iddiasını yazılı bir belge ile kanıtlayamamış ise de, 04.10.2010 havale tarihli dava dilekçesinde davacının açıkça yemin deliline dayandığı anlaşılmaktadır.

Hemen belirtmek gerekir ki, henüz 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmeden dava dilekçesinde yemin deliline dayanıldığından eldeki davada uyuşmazlık, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre çözümlenmelidir.

Bilindiği gibi, davanın çözümlenmesine etkisi olan bir vakıanın ispatı için, ispat yükü kendisine düşen tarafın diğer tarafa teklif ettiği yemine, taraf yemini veya kesin yemin denir (HUMK m. 344)

Hâkim tarafından resen teklif edilen yemin (HUMK m. 355-362) karşıtı olarak kullanılan taraf yemininde, yemin teklifini taraflardan biri diğerine yapmaktadır. Buradan hareketle, yemin teklifini ispat yükü kendisine düştüğü hâlde iddiasını veya savunmasını başka delillerle ispat edememiş taraf yapar.

Kuşkusuz, kesin delil niteliğinde bulunan yemin deliline dayanan taraf, bu delile sıra gelmiş olduğunu başka türlü bilemeyeceğinden; mahkeme, yemin teklif etmek hakkı bulunduğunu istek sahibine hatırlatmakla yükümlüdür. Şu durumda kural olarak, yemin teklifi hakkı kullandırılmadan karar verilemez. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, mahkemece yemin teklif etme hakkının hatırlatılması ancak ispat yükü kendisine düşen tarafın yemin deliline başvuru hakkının varlığı ile mümkündür. Yasal olarak kullanılma hakkı bulunmayan bir hakkın varlığının mahkemece hatırlatılması da düşünülemez.

Yemin deliline dayanılabilmesi de ancak, ya tarafların delil listelerinde açıkça bu delili bildirmeleri veya davacının dava dilekçesinde, davalının da cevap dilekçesinde yemin deliline dayanması ile mümkündür.

O hâlde, kira sözleşmesinin muvazaalı olarak düzenlendiğinin ispatı yönünde yazılı delil sunulmayan davada “yemin” deliline dayanılmış olduğundan mahkemece, muvazaa iddiasının kanıtlanması amacıyla davalı …’ya yemin teklif etme hakkının bulunduğu davacıya hatırlatılarak sonucuna göre karar verilmesi gereklidir.

Hâl böyle olunca, dava dilekçesinde açıkça yemin deliline dayanan davacıya 1086 sayılı (mülga) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu döneminde tamamlanmış bir işlem olarak bu hakkının hatırlatılması zorunlu olduğu gözetilmeden yerinde olmayan gerekçelerle direnme kararı verilmesi doğru olmamıştır.

Diğer yandan Özel Daire bozma kararının son paragrafında “…Mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde kira alacağına ilişkin uyuşmazlığın esası incelenerek hüküm verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmesi doğru değildir.” şeklindeki cümlede geçen “istemin reddine” ibaresinin maddi hata sonucu bozma kararında yer aldığı, dolayısıyla bozma kararının anılan paragrafında yer alan “istemin reddine” ibaresinin bozma kararından çıkartılarak yerine “istemin kabulüne” ibaresinin eklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bu durumda direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıdaki belirtilen ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

Sonuç: Davalı … vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Özel Daire bozma kararının son paragrafında “istemin reddine” ibaresinin bozma kararından çıkartılarak yerine “istemin kabulüne” ibaresinin eklenmesi suretiyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10.12.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Kira bedelinin tespiti ve kiracının tahliyesi davaları, ecrimisil davası, kamulaştırma bedelinin tespiti davası, tapu iptali ve tescil davası ile tenkis davası başta olmak üzere gayrimenkul ve taşınmaz hukuku ile ilgili süreçlerde herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir gayrimenkul avukatından hukuki yardım almaları faydalı olacaktır.

Gayrimenkul hukuku alanında uzman Kayseri gayrimenkul avukatı kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz; kamulaştırmasız el atma ile ilgili dava sürecinde müvekkillerine avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermektedir.

Kayseri gayrimenkul avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.