Görevini Yerine Getirdiği Sırada Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı?

Hizmetlerimiz

Görevini Yerine Getirdiği Sırada Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı? - Kayseri Borçlar Hukuku Avukatı - Kayseri Tazminat Avukatı Zülküf Arslan Hukuk Bürosu 0352 222 1661

Kamu Görevlisine Söylenen Terbiyesiz Hakaret Sayılır mı? Hakaret Nedeniyle Tazminat Talep Edilebilir mi?

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas No: 2017/1687 Karar No: 2019/427 Karar Tarihi: 09.04.2019

Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 21.05.2013 tarihli ve 2012/360 E. 2013/236 K. sayılı kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.09.2014 tarihli ve 2013/17501 E., 2014/11591 K. sayılı kararı ile,

“…Dava, hakaret eylemine dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının olay tarihinde sarf ettiği sözlerle kendisine hakaret ettiğini belirtilerek manevi tazminat talep etmiştir.

Davalı, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, davalının sarf ettiği sözler hakaret kabul edilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya kapsamından, davacının trafik polisi olduğu olay günü davalının aracını hatalı yere park etmesi nedeniyle ceza yazdığı, bu esnada olay yerine gelen davalının beddua niteliğinde sözler sarf ettiği ve serzenişte bulunduğu anlaşılmıştır. Beddua, tanrısal ceza dileme niteliğinde sözlerdir. Gerçekleşmesi yönünde eylemcinin tasarruf veya etkisi yoktur. Ayrıca tahkir ve tezyif edici değildir. Bu sebeple hakaret olarak değerlendirilemez. Ceza Mahkemesince davalıya hakaretten ceza verilerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmişse de, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair ceza kararları hukuk hakimini bağlayacak nitelikte değildir. Mahkemece bu yönler gözetilerek, istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkilinin Bandırma ilçesinde trafik polisi olarak görev yaptığını, 20.10.2011 tarihinde Cumhuriyet Caddesi üzerinde hatalı park yapan araç sürücüleri hakkında cezai işlem uyguladığını, davalının sürücüsü olduğu ve yanlış yere park eden araç ile ilgili olarak da işlem yaptığı sırada davalının “sizin yaptığınız terbiyesizlik, terbiyesizler. Allah belanızı versin” şeklindeki hakaret içerikli sözlerine maruz kaldığını, bu sözlerinden dolayı davalı hakkında ceza davası açıldığını, Bandırma Sulh Ceza Mahkemesince davalının kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan mahkumiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, davalının haksız fiil teşkil eden eylemindeki maddi vakıaların yargı kararıyla sübut bulduğunu, davalının “benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklindeki sözleriyle hakkında işlem yapılmasını engellemeye çalıştığını, engel olamayınca da müvekkilini toplum önünde küçük düşürmeyi amaçladığını ileri sürerek, 10.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili; müvekkilinin davacıya karşı hakaret içeren söz veya davranışının olmadığını, davacının haksız ve hukuk dışı eylemleri sonucu mağdur olduğunu, davacının görevinin gereklerini yerine getirmemesi nedeniyle müvekkilinin gazeteci eşi tarafından köşe yazılarında eleştirildiğini, bu eleştirilerin haklılığı karşısında öfkeye kapılan davacının müvekkilinin ve eşinin birlikte kullandığı aracı sürekli takibe alarak özel bir işlem yaptığını, bu işlem sonrasında müvekkili ile aralarında bir tartışma geçtiğini, işlemin haksız ve hukuka aykırı olması nedeniyle tepki gösteren müvekkilinin söylediği sözlerin tamamının yasal ve meşru sınırlar içerisinde olduğunu, ceza dosyasının delil olarak değerlendirilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davalının davacıya yönelik “terbiyesizler, Allah belanızı versin” şeklindeki sözleri nedeniyle yapılan ceza yargılaması sonucunda görevli memura karşı alenen hakaret suçundan cezalandırılmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın itiraz edilmeden kesinleştiği, ceza mahkemesince dinlenen tanık …’ın mahkemedekine benzer beyanlarda bulunduğu, davalının eşinin gazetede yazdığı yazı nedeniyle kendi aracına ceza yazıldığını iddia ettiği ancak dosya kapsamındaki belgelerden davalı ile birlikte yasak yere park eden diğer sürücülere de ceza tatbik edildiğinin anlaşıldığı, davalıya eşinin yazdığı yazı nedeniyle ceza yazılmış olsa bile davalının aracını yasak yere park etmesi nedeniyle diğer sürücüler ile birlikte davalı hakkında da ceza tutanağı düzenlenmesinde bir hukuka aykırılık olmadığı, köşe yazısında sözü edilen polis memurunun davacı olmadığı, bu nedenle taraflar arasında husumet olduğunun kabul edilemeyeceği, kaldı ki davacının bu trafik cezasının aradaki husumet nedeniyle yazıldığını iddia edip Sulh Ceza Mahkemesinde itiraz edebileceği, hiçbir gerekçenin davalının davacıya alenen hakaret etmesine sebep olamayacağı, davacının kişilik haklarının zedelendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.000,00TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 20.10.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece; davalının davacıya hem “Allah belanızı versin” hem de “terbiyesizler” dediği, ceza davasında tanık …’ın davalının davacıya terbiyesizler dediğini doğruladığı, davalının da “terbiyesizler demediğini ‘sizin bu yaptığınız terbiyesizlik’ dediğini” beyan ettiği, ceza mahkemesinin davacının bu sözlerini esas alarak davalıyı mahkûm ettiği, Özel Dairenin sadece “Allah Belanı versin” sözünü değerlendirdiği, “terbiyesizler” sözüne ilişkin bir değerlendirme yapmadığı, Yargıtay’ın birçok kararında terbiyesizler sözü nedeniyle hem cezai hem de hukuki sorumluluğu kabul ettiği, davalının “terbiyesizler, Allah belanızı versin” sözünü söylediğinin tanık …’ın yeminli beyanı ile sabit olduğu gerekçesiyle ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının “terbiyesizler, Allah belanızı versin” şeklindeki sözlerinin tahkir ve tezyif edici olup olmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m.56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m.58) olarak sıralanabilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu‘nun 24. maddesinde yer alan düzenlemeye göre;

Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.

Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı (mülga) Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde düzenlenen hükme göre;

Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.

Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.

Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme’nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının incelenmesi yerinde olacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005).

İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.

İfade Özgürlüğünün Sınırlandırılması

AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:

1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:

AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak “yasayla öngörülme” ifadesi, hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).

2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği:

Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).

3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı:

AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986).

İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).

Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacının trafik polisi olarak görev yaptığı, olay tarihinde hatalı park yapan araç sürücüleri hakkında işlem yaptığı, davalının sürücüsü olduğu aracın hatalı park etmesi nedeniyle de işlem yaptığı sırada davalının davacıya hitaben “sizin yaptığınız terbiyesizlik, terbiyesizler. Allah belanızı versin” şeklinde sözler söylediği, bu sözlerinden dolayı davalı hakkında açılan ceza davasında yapılan yargılama sonucunda kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret suçundan hapis cezası verildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, hem ceza mahkemesince yapılan yargılama sırasında hem de yerel mahkemece tanık olarak dinlenen …’ın yeminli beyanında davalının davacıya hitaben söylediği sözleri doğruladığı anlaşılmaktadır.

Ancak Özel Dairece bozma gerekçesi olarak, davalının beddua niteliğinde sözler söylediği ve serzenişte bulunduğu, bedduanın tanrısal ceza dileme niteliğinde sözler olup gerçekleşmesi yönünde eylemcinin tasarruf veya etkisi olmadığı, tahkir ve tezyif edici olmadığından hakaret olarak değerlendirilemeyeceği, ceza mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ve yerel mahkemece davalının davacıya hem “Allah belanızı versin” hem de “terbiyesizler” dediğinin tanık beyanları ile doğrulandığı, Özel Dairenin sadece “Allah Belanı versin” sözünü değerlendirdiği, “terbiyesizler” sözüne ilişkin bir değerlendirme yapmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiş ise de, taraflar arasında yaşanan olay ve davalının söylediği sözler bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde; trafik polisi olarak görev yapan davacının, görevi sırasında ve görevinin gereklerini yerine getirdiği sırada, hatalı park edilmiş olan aracına cezai işlem uygulanan davalının “terbiyesizler, Allah belanızı versin” şeklindeki sözleriyle tepkiye maruz kaldığı, davacının söz konusu tepkiye sebep olabilecek herhangi bir hukuka aykırı davranışının bulunmadığı, davalının eyleminin o sırada görevini yapmakta olan davacının toplum içerisinde küçük düşmesine, itibarının ve otoritesinin sarsılmasına neden olduğu, bu durumda davalı tarafından söylenen sözlerin kamu görevlisi olan davacıyı tahkir ve tezyif edici olduğu, ifade özgürlüğü kapsamında kalmadığı, bu gerekçelerle davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği kabul edilmelidir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, “terbiyesiz” sözünün değer yargısı niteliğinde olup kaba ve incitici söz olarak değerlendirilmesi gerektiği, “Allah belanızı versin” ifadesinin ise beddua olup hakaret niteliğinde olmadığı, dava konusu sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalması nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan söz edilemeyeceği, bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Hâl böyle olunca, davalının sözlerinin davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu, davacı yönünden manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğini kabul eden direnme kararı sonucu itibariyle yerindedir.

Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan bu değişik nedenlerle direnme uygun olup davalı vekilinin hükmedilen miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 09.04.2019 tarihinde, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, oy çokluğuyla, kesin olarak karar verildi.

Dava sürecinde etkin bir temsil için hukuk alanında deneyimli ve güncel mevzuat ile içtihatlara hakim  bir avukattan hukuki destek almanız büyük önem arz etmektedir. Borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında yetkin avukat kadrosu ve 15 yılı aşkın deneyimi ile Zülküf Arslan Hukuk Büromuz, savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temin ederek hukuk davalarında sürece katılan taraflara avukatlık, arabuluculuk ve hukuki danışmanlık hizmeti vermekte ve taraflara hukuki yardım sunmaktadır.

Dava sırasında herhangi bir mağduriyete ve hak kaybına uğramamak için güncel mevzuat ve Yargıtay kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir. Gerekli başvuru veya itirazların zamanında ve usulüne uygun yapılması ve herhangi bir hak kaybı yaşanmaması açısından alanında uzman bir avukattan hukuki yardım almaları faydalı olacaktır. 

Kayseri borçlar hukuku avukatı arıyorsanız 15 yılı aşkın deneyimi ile avukat kadromuzdan dava süreci, hukuki statünüz, haklarınız ile dava ücret ve masrafları konusunda ön bilgi alabilir; detaylı bilgi ve tüm sorularınız için bizimle iletişime geçebilir veya yüz yüze görüşmek için Zülküf Arslan Hukuk Büromuzu ziyaret edebilirsiniz.